Ümmetiks Enstitüsü, ümmet düşüncesi ve pratiği üzerine çalışmalar yürüten bir araştırma kuruluşudur.
Temel Faaliyetlerimiz
Seminerler
Ümmetiks Seminerlerine katılarak dünyanın dört bir yanından saygın isimlerin Ümmet yararına fikirler paylaştığı zihin açıcı tartışmalara ortak olun. Daha aydınlık bir gelecek için birlikte diyaloğu güçlendirelim.
Araştırma Makaleleri
Ümmet düşüncesi ve pratiği üzerine, İslami ve beşerî ilimlerde yüksek akademik standartlara uygun araştırma makalelerimizi keşfedin. Daha anlamlı bir ümmet anlayışına ışık tutan güncel bilgilere ulaşın.
Konferanslar
Konferanslarımızda, benzer düşüncelere sahip kişi ve uzmanlarla bir araya gelerek önemli tartışmalara ve iş birliğine katılın. Bu etkinlikler, fikirlerin paylaşıldığı ve ümmet için gerçek bir etki oluşturan bir platformdur.
Etkinlikler
Ümmetiks Yıllık Konferansı: Ümmetin Geleceğine Doğru
Müslümanların ümmeti temsil etme isteği ve küresel güç değişiminden doğan fırsatlar, ulusötesi bir ümmet yapısının rolünü tartışmak için önemli bir fırsat sunuyor.
Forumlara göz at
- Kolokyumlar
- Programlar
- Buluşmalar
- Konferanslar
- Üniversite Söyleşileri
- Öne Çıkanlar
Ümmetiks Kolokyumlar
Ümmetiks Enstitüsü, İslam ümmetinin özüne ve ümmet birliğinin sağlanmasına yönelik çeşitli konuların ele alındığı aylık seminerler düzenlemektedir. Bu etkinliklerde, kıdemli akademisyenler gelecek vadeden araştırmacılarla bir araya gelerek bazen onların sorularına yanıtlar sunmakta, bazen de yeni araştırma ve tartışma alanları açacak sorular ortaya koymaktadır.
Yaklaşan Kolokyumlar
Siber Ümmet, Algoritmik Hegemonya ve Dijital Dekolonizasyon
- 15 Eylül, Pazartesi, 2025
Geçmiş Kolokyumlar
İstanbul Buluşmaları
İstanbul’da her ay düzenlenen Ümmet Buluşmaları, Müslüman dünyanın geleceğini ilgilendiren kritik konuları tartışmak isteyenler için dinamik bir platform sunmaktadır. Katılımcılar, hem kendi görüşlerini paylaşma hem de ümmet bilincine sahip, ileri görüşlü ve ilim arzusuyla dolu bir toplulukla önemli bağlar kurma fırsatı bulmaktadırlar.
Disiplinlere göz at
- Siyaset Teorisi
- Jeopolitik ve Uluslararası İlişkiler
- Toplum ve Medeniyet
- İslami Kurallar
Siber Ümmet, Algoritmik Hegemonya ve Dijital Dekolonizasyon
Özet
Ana Sunum (Dr. Sahar Khamis)
Islam.com’un Doğuşu: Müslüman Öz-temsilinin Yeniden İnşası
- Müslüman entelektüellerin, Müslüman anlatıları yeniden sahiplenmeleri ve kendi ümmetleri hakkında kendi sesleriyle konuşmaları zaruridir.
- Dr. Sahar Khamis ile Dr. Muhammed el-Nawawy’nin birlikte kaleme aldığı Islam Dot Com: Contemporary Islamic Discourses in Cyberspace (2009) adlı eser, bu yöndeki çabaların somut bir ürünüdür.
- Bu çalışma, 11 Eylül sonrası dönemde Batı akademisinde Müslüman temsillerinin büyük ölçüde Müslüman olmayan aktörler tarafından ve güvenlik merkezli, aşırılık/terörizm odaklı söylemlerle şekillendiği bir epistemik boşluk ortamında ortaya çıkmıştır.
- Projenin temel amacı, Müslümanların öz-temsilini yeniden tesis etmek; yalnızca “cihatçı” ya da “radikal” siteleri analiz etmek yerine, sıradan Müslümanların çevrimiçi ortamlarda hem birbirleriyle hem de gayrimüslimlerle nasıl konuştuklarını merkeze almaktır.
- Bu girişimin başlıca motivasyonları şunlardır:
- İslam’a dair yaygın klişeleri ve yanlış temsilleri sorgulamak ve bunlara karşı koymak.
- Kurumsal hiyerarşilerin dışında, sıradan Müslümanların dinî ve siyasal tartışmalara katılımını mümkün kılan vatandaş gazeteciliğinin (citizen journalism) yükselişini incelemek.
- Batı akademisinde terörizm ve radikalleşme çalışmalarının gölgesinde kalan ana akım İslami internet sitelerine ilişkin araştırma boşluğunu doldurmak.
- Vatandaş gazeteciliği çoğulculuğu ve demokratikleşmeyi teşvik etse de, aynı zamanda kutuplaşmayı derinleştirmekte; kullanıcıların sıklıkla “benim yolum ya da hiçbiri” tarzı tutumlar benimsemeleri, sivil ve yapıcı tartışma ortamlarını zayıflatmaktadır.
- İslami internet sitelerine ilişkin araştırmalar oldukça sınırlıdır ve mevcut çalışmaların büyük çoğunluğu, mutedil ve ana akım platformlar yerine aşırılık yanlısı sitelere odaklanmaktadır.
Çevrimiçi Müslüman Alanın Hibrit Yapısı
- Dijital İslami ortam, heterojen ve çok katmanlı bir yapıya sahiptir. Bir yanda Mısır’daki el-Ezher gibi geleneksel ve otoriter kurumlar çevrimiçi alana taşınarak fetvalar ve rehberlik sunmakta; diğer yanda ise akademik veya ilmî bir yetkinliği bulunmayan bireyler, kendilerini uzman gibi sunarak ilmî temelden yoksun “siber fetvalar” üretmektedir.
- İnternet bir dönem demokrasinin merkezi olarak tahayyül edilmiş olsa da, esasen demokratik dönüşümün doğrudan nedeni değil; daha ziyade mevcut eğilimleri hızlandıran ve görünür kılan bir katalizör işlevi görmektedir.
- Kalıcı ve sürdürülebilir toplumsal değişim; sivil toplum, siyasal çoğulculuk ve kurumsal hesap verebilirlik gibi çevrimdışı yapıları gerektirir. Çevrimiçi aktivizm, bu yapılarla etkili biçimde ilişkilendirildiği ölçüde anlamlı sonuçlar üretebilir.
- Bu bağlamda, medya ve dijital okuryazarlığın, dinî ve İslami okuryazarlıkla birlikte geliştirilmesi; Müslümanların sahih ve otoritatif bilgi ile yüzeysel ya da yanıltıcı içerik arasındaki farkı ayırt edebilmeleri açısından hayati önemdedir.
Habermasçı Kamusal Alan ve İslami Kamusal Alan Karşılaştırması
- Habermasçı kamusal alan, devlet ile sivil toplum arasında yer alan ve yurttaşların rasyonel-eleştirel tartışmalara katıldığı bir alan olarak tanımlanır. Ancak bu model, esasen yüksek eğitimli, beyaz ve üst-orta sınıfa mensup burjuva bir toplumsal kesimi temel almakta; evrensellik, eşitlik ve erişilebilirlik varsayımları üzerinden Müslüman dijital gerçeklikleri çoğu zaman analiz edememektedir.
- Buna karşılık, İslami kamusal alan anlayışı; şûrâ (istişare), icmâ (toplumsal uzlaşı) ve içtihadı (bağımsız içtihat) rasyonel müzakerenin yerel ve içkin karşılıkları olarak öne çıkarır.
- Bu çerçevede “kamusal İslam” kavramı, müminlerin ortak iyiyi gerçekleştirmek amacıyla etik ve toplumsal meseleleri kamusal düzlemde tartışmalarını ifade eder.
- Peki, neden Batı menşeli teoriler Müslüman bağlamlara uygulanmalıdır? Dekolonizasyon, bütünüyle reddiyeciliği zorunlu kılmaz. Müslüman akademisyenler, Batılı kuramsal çerçeveleri eleştirel biçimde temellük edebilir; işlevsel olanı seçip bağlamsallaştırarak, analizi İslami epistemolojiye dayandırabilirler. Bu yaklaşım, entelektüel bağımsızlığı etkileşim içinde korumayı ifade eder; içe kapanmacı bir tutumu değil.
- Siber uzam, özgürleştirici olduğu kadar baskıcı pratiklerin de mekânı hâline gelmiştir. Otoriter rejimler, teknolojiyi gözetim ve sansür aracı olarak silahlandırmaktadır. Dolayısıyla internet, onu kimin, hangi amaçlarla kullandığına bağlı olarak hem tahakküm hem de özgürleşme potansiyeli taşıyan çift yönlü bir araçtır.
- Ümmet, tüm müminleri kapsayan evrensel ve eşitlikçi bir topluluk olarak tasavvur edilir. Buna karşılık Habermasçı kamusal alan, elitist, Avro-merkezci ve dışlayıcı yapısı nedeniyle yoğun eleştirilere maruz kalmıştır.
Modern Ümmetin Üç Temel Sorunu: Demokratikleşme, Diyalog ve Diaspora
- Modern dönemde Müslüman topluluğun hem çevrimiçi hem de çevrimdışı düzlemde karşı karşıya olduğu, birbirleriyle yakından ilişkili üç temel meydan okuma ya da “üç D” bulunmaktadır:
- Demokratikleşme: Müslüman çoğunluklu toplumlarda hâkim olan otoriter rejimler ifade özgürlüğünü ciddi biçimde sınırlandırmaktadır. Dijital medya, muhalif seslere alan açabilse de, aynı zamanda devlet baskısının, gözetimin ve sansürün etkin bir aracı olarak da işlev görebilmektedir.
- Diyalog: Yapıcı ve anlamlı diyalog yalnızca Müslümanlar ile gayrimüslimler arasında değil, bizzat ümmetin kendi içinde de sınırlıdır. Mezhepsel ayrışmalar ve ideolojik bölünmeler, ümmet içi iletişimi zayıflatmakta ve karşılıklı anlayışı engellemektedir.
- Diaspora: Batı toplumlarında yaşayan Müslümanlar, bir yandan yaşadıkları toplumlara entegre olma gereğiyle karşı karşıya iken, diğer yandan daha geniş ümmetle bağlarını sürdürme sorumluluğunu taşımaktadır.
- Bu üç meydan okuma karşısında, parçalanmaya yol açmadan çoğulculuğu sürdürebilecek bir iletişim etiğine duyulan ihtiyaç giderek daha belirgin hâle gelmektedir.
Sanal Ümmet ve Dijital Kimlik
- İnternetin sınır tanımayan yapısı, dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan Müslümanların kendilerini tek ve birbirine bağlı bir dijital ümmetin parçası olarak tahayyül etmelerini mümkün kılmıştır.
- Ancak bu çeşitlilik, kimi zaman bireylerin dinleme, uzlaşma ve ortak bir zemin bulma yetilerini yitirmeleriyle derin bir kutuplaşmaya dönüşebilmektedir.
- Sanal ümmete anonim katılımın kendine özgü avantajları ve riskleri bulunmaktadır. Anonimlik, bireylere hesap verebilirlikten azade biçimde başkalarına saldırma imkânı tanıyabildiği gibi; Filistin örneğinde görüldüğü üzere, sınırları aşan sahici bir birlik duygusu, kolektif empati ve aidiyet anlarının ortaya çıkmasına da zemin hazırlayabilmektedir.
Hibrit Otorite Alanları Olarak İslami Web Siteleri
- Ana akım İslami web siteleri genellikle iki farklı aktör tarafından yürütülmektedir: İlmi otoriteye sahip kurumsal yapılar ya da sahih İslami bilgi birikiminden yoksun sıradan Müslümanlar.
- IslamOnline.net (1997): Şeyh Yusuf el-Karadâvî’nin rehberliğinde kurulan bu platform, geleneksel ilmî mirası çok dilli ve çağdaş bir iletişim diliyle birleştirerek özellikle gençlerin sorunlarını İslami bir çerçevede ele almayı amaçlamıştır.
- IslamNet (2002): Sıklıkla “Müslüman televanjelist” olarak tanımlanan, kurumsal yapıya mensup olmayan bir reformcu tarafından kurulan bu site, dinî iletişimi demokratikleştirmiş; ancak kurumsal olmayan otoritenin meşruiyeti konusunda ciddi tartışmaları da beraberinde getirmiştir.
- IslamWay.com ve IslamWay Sisters Forumu: Bağımsız ve partilerüstü bir konumlanış iddiasıyla faaliyet gösteren bu platformlar, özellikle mühtediler ve diasporada yaşayanlar dâhil olmak üzere Müslüman kadınların deneyimlerini, tavsiyelerini ve manevî desteklerini paylaştıkları, cinsiyete özgü güvenli alanlar oluşturmuştur.
- Gazze soykırımı sürecinde çok sayıda hesabın gölge yasaklamaya (shadow banning) maruz kalması ya da tamamen kapatılması, algoritmik önyargıyı ve içerik bastırmayı, sömürgeci tahakkümün yeni dijital biçimleri olarak görünür kılmaktadır.
Siber Uzamda Kolektif Kimlikler: Duygusal Uzlaşı ile Düşmanca Ayrışma Arasında
- IslamOnline, IslamWay ve Amr Khaled’e ait Arapça forumlardan alınan tartışma dizileri, Habermasçı kamusal alanın rasyonel-eleştirel müzakere ve tartışma modeline dayanmayan; aksine şûrâdan ziyade yankı odaları üreten, duygusal uzlaşı temelli bir kolektif bilinç biçimine işaret etmektedir.
- Buna karşılık, çok dilli ya da İngilizce forumlarda tartışmalar sıklıkla kişisel saldırılar, sert ifadeler ve etiketlemelerle dolu polemiklere dönüşmüştür.
- Bu iki uç eğilim de gerçek anlamda bir diyalogun gereklerini karşılamaktan uzaktır. Ne Habermas’ın öngördüğü düşünceli ve gerekçelendirilmiş tartışma idealine ne de İslam geleneğinde vurgulanan ahlaki istişare ve karşılıklı saygı anlayışına tam olarak tekabül etmektedir.
- Geleneksel Müslüman âlimlerin bu dijital alanlarda yeterince temsil edilmemesi ise, ciddi bir bilgi ve otorite boşluğuortaya çıkarmaktadır.
Tartışma
Ümmet İçinde Dijital Uçurumun Aşılması
Ümmet, dijital bölünmelerden hangi dersleri çıkarabilir ve özellikle Sudan, Yemen, Myanmar, Hindistan ve Keşmir’deki mücadeleler küresel görünürlükten büyük ölçüde mahrumken, siber uzam bu uçurumu kapatmaya nasıl katkı sunabilir? Ümmet içindeki dijital eşitsizlikler tartışılırken, eleştiriden önce öz-eleştiriyle başlamak elzemdir. Bir ümmet olarak, kimi acı biçimlerini farkında olmadan diğerlerine göre daha mı ayrıcalıklı kılıyoruz? Dijital uçurum bu noktada belirleyici bir rol oynamaktadır. Çatışma bölgelerinde yaşayan pek çok Müslüman, hikâyelerini paylaşabilecek ya da küresel dijital platformlara erişebilecek asgari altyapıdan yoksundur.
Bu bağlamda verilecek karşılık, salt insani yardımla sınırlı kalmamalı; dijital güçlendirmeyi de içermelidir. Marjinalleştirilmiş Müslümanların kendi adlarına konuşabilmelerini mümkün kılacak araçların, eğitimlerin ve platformların sağlanması hayati önemdedir. Eğitimciler, gazeteciler ve aktivistler, bu duyulmayan sesleri görünür kılma sorumluluğunu birlikte taşımaktadır. Algoritmik bastırma meselesi bu noktada özellikle dikkat çekicidir. Twitter gibi platformların Filistin’e ilişkin paylaşımları kısması sonucunda birçok akademisyen ve entelektüel BlueSky gibi alternatif mecralara yönelmiştir. Buna karşılık Yemen veya Sudan’daki krizler, yeterli görünürlük kazanamadıkları için çoğu zaman bastırılmaya dahi gerek duyulmadan sessiz kalmaktadır. Gerçek dünyadaki bu dengesizliğin giderilmesi, dijital alanda sahici bir eşitliğin tesis edilmesinin ön koşuludur.
Dijital Dekolonizasyon ve Yerli Bilgi Sistemleri
Çevrimiçi alanların ve dijital teknolojilerin büyük ölçüde Batılı şirketlerin mülkiyetinde ve denetiminde olduğu bir dünyada, Müslümanlar nasıl bir dijital ümmet inşa edebilir? Teknoloji hiçbir zaman nötr değildir. ChatGPT gibi algoritmalar ve yapay zekâ araçlarının arkasında, bu sistemlerin düşünme ve yanıt verme biçimlerini örtük biçimde etkileyen kültürel ve ideolojik varsayımlara sahip insan tasarımcılar bulunmaktadır.
“Terörizm” gibi kavramlarla yapılan çevrimiçi aramalarda sıklıkla sarıklı, esmer tenli erkek imgelerinin öne çıkması ya da yapay zekâ sistemlerinin şiddeti Müslümanlarla ilişkilendirme eğilimi, bu yapısal önyargının somut tezahürleridir. Bu dengesizliği gidermek için, Müslümanlar tarafından geliştirilen; İslami ahlaki ve entelektüel ilkelere dayanan yerel ve öz-tanımlı teknolojilere, yapay zekâ modelleri, veri platformları ve dijital araçlara, duyulan ihtiyaç açıktır.
Hakiki dijital dekolonizasyon, küresel teknolojiyi bütünüyle reddetmek değil; onu ahlaki bütünlük ve kültürel sahiciliktemelinde yeniden şekillendirmektir.
Devletler çoğu zaman küresel bağımlılığı yeniden üretse de, daha büyük sorumluluk bireyler ve topluluklara aittir. Her Müslüman eğitimci, gazeteci, teknoloji uzmanı veya öğrenci, kendi etki alanı içinde etik bir duruş sergilemekle yükümlüdür. Ümmetiks (Ummatics) gibi platformlar, bu tabandan gelişen entelektüel direniş ruhunun somut örneklerini temsil etmektedir.
Demokrasi ve Sivil Toplumun “Tavuk–Yumurta” İkilemi
Sosyal medya, devrimlerin nedeni olmaktan ziyade katalizörü işlevi görmektedir. Dijital araçlar sesleri çoğaltır ve mobilizasyonu hızlandırır; ancak cesaret, fedakârlık ve örgütlü sivil eylem gibi insani unsurların yerini alamaz. Tunus, Mısır ve diğer ülkelerde süregelen mücadeleler, güçlü kurumlar, hoşgörü kültürü ve etkin bir sivil toplum olmaksızın teknolojinin tek başına kalıcı dönüşüm sağlayamayacağını açıkça göstermektedir.
Otoriter rejimler, hukuki ve siyasal gerekçelerle sivil toplumu baskı altına almakta; bu durum “tavuk–yumurta” ikilemini doğurmaktadır: Demokrasi sivil topluma ihtiyaç duyar, ancak sivil toplum da demokrasi olmadan gelişemez. Bu gerilim, baskıcı sistemler altında dahi etkisini sürdürebilen bireysel araçlar olan eğitim, farkındalık ve ahlaki sorumluluk yoluyla kısmen aşılabilir.
Müslüman Dünyasında Birlik ve Yenilenmeyi Yeniden Düşünmek
Küresel Müslüman topluluğun örtük potansiyelleri haritalandırıldığında; Körfez ülkelerinde ekonomik sermaye, Kuzey Afrika’da beşerî sermaye ve Güneydoğu Asya’da teknolojik uzmanlık öne çıkmaktadır. Bu imkânlar uyumlu bir vizyon etrafında birleştirilebilse, Silikon Vadisi veya Shenzhen gibi küresel inovasyon merkezleriyle rekabet edebilecek bir kapasite ortaya çıkabilir. Ancak asıl engel kaynak yetersizliği değil; dağınıklık, mezhepsel ayrışmalar, siyasal parçalanmışlık ve ortak bir stratejik vizyonun yokluğudur. New York’un ilk Müslüman belediye başkanı olarak Zohran Mamdani’nin seçilmesi bu sorunu çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır. Onun cesareti ve temsil gücü kutlanmak yerine, tartışmaların mezhepsel kimliklere ve kişisel ayrıntılara odaklanması, ümmetin ortak hedefler yerine farklılıklara takılı kalma eğilimini gözler önüne sermiştir.
Güçlendirilmiş bir “siber ümmet” inşası; siyasal olgunluk, dijital okuryazarlık ve ahlaki eğitimi zorunlu kılmaktadır. Müslümanların çoğulcu toplumlarda, kişisel inanç ile kamusal sorumluluk arasında; ilke ile pragmatizm arasında dengeli bir yol bulmaları gerekmektedir. Dijital ümmetin dönüşümü, büyük kurumlarla değil; bilinçli zihinlerle başlar. Bu çerçevede teknolojik dekolonizasyon, algoritmik adalet ve ümmet bilinci, tek ve bütüncül bir ahlaki projenin farklı boyutlarını oluşturmaktadır.

Dr. Sahar Khamis
Salman Sayyid, Leeds Üniversitesi’nde Retorik ve Sömürgecilik-Ötesi Düşünce Profesörüdür ve Sosyoloji ve Sosyal Politika Fakültesi’nin başkanıdır. İslamcılık, İslamofobi, eleştirel Müslüman çalışmaları ve sömürgecilik-sonrası düşünce üzerine çok sayıda eserin yazarıdır. Ayrıca ReOrient: Eleştirel Müslüman Çalışmaları Dergisinin kurucu editörüdür.
Kemalist Projenin Diyanet’i İnşası: Ulusal Bir İslam Tasarımı
Açıklama
1924’te Osmanlı Hilafeti’nin ilgası, bir siyasî kurumun sona ermesinden fazlasını ifade ediyordu—yüzyıllara yayılan, sınır-aşan Müslüman otorite mimarisinin sökülmesini işaret ediyordu. Yerine kurulan yeni Türkiye Cumhuriyeti, İslâm’ı seküler-millî bir proje sınırları içine “evcilleştirmek” üzere devlet kontrollü bir din kurumu olan Diyanet’i inşa etti. Bu dönüşüm, din ile iktidar arasındaki ilişkiyi yeniden yönlendirerek, hilafetin sembolik ve hukuki evrenselliğinin yerine, İslâmî hayatı hem yönetebilen hem de sınırlayabilen merkezî ve bürokratik bir aygıtı ikame etti. Bu, münferit bir örnek olmaktan ziyade, modern yönetimin daha geniş bir örüntüsünü yansıtır: devletler, dini otoriteyi millîleştirerek imanı devletçe tanımlanan çıkarlara hizalar. Kemalist projeyi incelemek, Müslüman kimliğin seküler gözetim altında nasıl yeniden tanımlandığını, Müslümanlar arası çeşitliliğin devlet yapıları aracılığıyla nasıl yeniden çerçevelendiğini ve sınır-aşan kurumların kaybının bugün Ümmet birliği ile İslâmî siyasî tahayyülün imkânlarını—ve sınırlarını—nasıl şekillendirmeye devam ettiğini gösterir.
Dr. Emir Kaya, Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi’nde Profesör ve Genel Kamu Hukuku Anabilim Dalı Başkanıdır. Çalışmaları din, hukuk ve modern devlet kesişimlerine odaklanır; özellikle Türkiye’nin seküler yönetişim modeli ve İslâmî otoritenin yeniden kurgulanması üzerinde yoğunlaşır. Londra Üniversitesi SOAS’ta Hukuk alanında doktora, Harvard Üniversitesi’nde İlahiyat alanında yüksek lisans, Indiana University–Bloomington’da Siyaset Bilimi ve Felsefe alanlarında lisans derecelerine sahiptir; çalışmalarına hem hukuki uzmanlığı hem de ilahiyatî derinliği taşır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi’nde raportör hâkim ve Millî Eğitim Bakanlığı’nda hukuk müşaviri olarak görev yapmıştır. Secularism and State Religion in Modern Turkey: Law, Policy-Making and the Diyanet başlıklı kitabı, Diyanet’in Türkiye’nin İslamo-seküler yönetişiminin temel taşı hâline nasıl getirildiğine dair kapsamlı bir inceleme sunar. Oturum ve müteakip Soru-Cevap kısmı, Hamad Bin Halifa Üniversitesi’nden Dr. Usaama al-Azami tarafından yönetilmiştir. Cumartesi, 27 Eylül, Doğu Saatiyle 12.00 (öğle).
Kolokyum özeti
Ana Sunum
Bağlamın Kurulması
- Diyanet, Türkiye’de muhtemelen en önemli ve vazgeçilmez devlet dairesidir.
- Konu, Osmanlı Hilafeti’nin ilgası ve erken Cumhuriyet’in radikal reformları sonrasına yerleştirilmelidir.
- Seküler çevrelerde Mustafa Kemal Atatürk’e dair görüşler genelde tutarlıdır: onu ulusun kurtarıcısı ve modern cumhuriyetin kurucusu olarak çerçeveler. Müslüman çevrelerde ise yelpaze daha geniştir: samimi bir İslâm ihyâcısı olarak olumlu tasvirlerden İslâm düşmanı olarak olumsuz tasvirlere kadar değişir.
- Merkezî soru şudur: 1924’te hilafeti kaldırdıktan sonra Kemalist rejim İslâm ile nasıl muamele etti?
Hilafetin Kaldırılması ve Türkiye Ulus-Devletinin Kuruluşu
- 3 Mart 1924’te Mustafa Kemal Atatürk’ün hükümeti Osmanlı hilafetini ilga etti.
- Bu, İslâmî birlik ve otoritenin asırlık bir merkezî sembolünü ortadan kaldırdı.
- Atatürk’ün tüm politikaları İslâm karşıtı değildi; devlet, İslâm’ın cumhuriyetteki rolünü yeniden tanımladı; İslâm’ı kontrol etmek ve seküler milliyetçi proje lehine kullanmak için bazı boyutları teşvik edip bazılarını caydırdı.
- Türk ulusal kimliği seküler-milliyetçi terimlerle kurgulandı; Kürtler, Araplar, Çerkesler gibi azınlık kimlikleri ve Türk kimliğinin İslâmî bileşeni bastırıldı.
- Devlette İslâm’ın rolünü temsil eden Osmanlı Şeyhülislâmlığı makamının işlevleri, adalet, ilköğretim, yükseköğretim, vakıflar ve din işleri olmak üzere beş modern devlet dairesine bölündü.
Diyanet’in Kuruluşu
- 3 Mart 1924’te, hilafetin ilgasından saatler sonra, devlet İslâm’ı düzenlemek için Diyanet İşleri Reisliği’ni kurdu.
- Kurum, doğrudan Başbakanlığa bağlıydı; bu da onu devletin en üst düzeylerine entegre ettiğini gösteriyordu.
Diyanet ne yapar:
- Tüm (90.000) caminin idaresi.
- Tüm (22.000) resmî Kur’an kursunun idaresi.
- Yaklaşık 150.000 personel istihdamı.
- Bütçesi, birçok büyük bakanlıktan daha yüksek.
- Personel için ihtisasî eğitim.
- Yayıncılık ve yayın (TV ve radyo).
- Sosyal yardım ve hayır faaliyetleri.
- Dinî rehberlik ve fetva; bunun sonucu olarak özellikle aile ve ticaret hukukunda Türkiye’de fiilen paralel bir hukuk düzeninin oluşması.
- Hac ve diğer dinî hizmetler.
- Uluslararası faaliyetler (özellikle Avrupa’da): yalnızca dinî rehberlik değil, aynı zamanda bağımlılıkla mücadele gibi sosyal amaçlar ve devletin yurt dışındaki kültürel-diplomatik aracı.
Diyanet’in işlevleri şunları kapsar:
- Camileri ve imamları denetlemek.
- Hutbeleri ve dinî yayınları kontrol etmek.
- Din görevlilerinin atanması ve disiplinini yürütmek.
- İslâmî pratiği cumhuriyet ilkeleriyle uyumlu şekilde yönlendirmek.
Diyanet’in hukukî statüsü:
- 1982 Anayasası’nın 2. maddesi, Türkiye’yi laik bir cumhuriyet olarak tanımlar.
- 1982 Anayasası’nın 136. maddesi, Diyanet’i “siyasetsizleştirilmiş” seküler bir millî devlet kurumu olarak tesis eder; görevi İslâm’a hizmet etmek değil, onu yönetmektir.
- 1983 Siyasi Partiler Kanunu’nun 89. maddesi, siyasi partilerin Diyanet aleyhine propaganda yapmasını yasaklar—bu hüküm, anayasa mahkemesi veya diğer devlet organları gibi anayasal kurumlar aleyhine kampanyalara kıyasla daha etkin uygulanmış; 1993’te Özgürlük ve Demokrasi Partisi’nin kapatılmasına yol açmıştır.
Diyanet bir kontrol aracı olarak:
- Personel: İmamlar, devlet maaşı alan memurlardır.
- Doktrinel denetim: Hutbeler merkezî olarak hazırlanır ve sıkı şekilde düzenlenir.
- Eğitim: Din eğitimi sıkı seküler denetime alınır.
- Özerkliğin bastırılması: Bağımsız dinî gruplar (özellikle tasavvufî tarikatlar) başlangıçta yasaklanmış veya kısıtlanmıştır.
“Millî İslâm” Mantığındaki Gerilimler
- Kemalist liderlik, milliyetçiliğe, modernleşmeye ve cumhuriyete sadakati besleyen, devlet kontrolü altında “millî bir İslâm” geliştirmeyi hedefledi.
- Bu, İslâm’ın evrensel, ümmet-üstü iddialarını (ör. pan-İslâmcılık) soyarak onu Türk ulusallığıyla uyumlu kültürel-ahlaki bir kaynak olarak yeniden markalamayı gerektirdi.
- Cumhuriyet laiklik iddiasında bulunsa da, Diyanet aracılığıyla İslâm’ı bizzat idare etti—bu da bir paradoks doğurdu.
- Teoride depolitize edilen İslâm, pratikte araçsallaştırıldı: yeni düzeni meşrulaştırmak, milliyetçiliği güçlendirmek ve toplumu istikrara kavuşturmak için kullanıldı.
- Zamanla bu model, İslâm’ı devlet gücüne tâbi kıldı; fakat aynı zamanda Diyanet’in kendisini de siyasallaştırdı.
Diyanet’in Mirası
- Diyanet ne katı bir lâisizm bağlılığının ürünü, ne İslamcı baskıya teslimiyet; ne liberal bir tasarım ne de Müslüman bir talebin sonucudur. Daha ziyade, Müslümanları “adresleyen” ve “yöneten” pratik bir devlet aracıdır.
- Diyanet ne geleneksel Sünnî ortodoksluğa ne de rejime ve ardıl hükümetlere meydan okur; böylece ikisi arasında konumunu korur.
- Diyanet, erken cumhuriyet elitlerinin ötesinde varlığını sürdüren mütemadi bir kurum hâline geldi.
- Sonraki hükümetler kurumu kullanmaya devam etti; zaman zaman yetkilerini genişletti veya siyasî gündemlerine uygun şekilde mesajlarını kaydırdı.
- Temel miras: Türkiye’de İslâm, ruhbanî değil, bürokratik-siyasal bir tarzda devlete içkin kalmıştır.
Tartışma ve Soru-Cevap
Devlet-Din Paradoksu
- Sekülerliğin din üzerinde bu denli ağır devlet kontrolüyle nasıl bağdaşabildiği sorusuna cevaben: Türk laikliği (laiklik), dini dışlama değil, dini devlet otoritesine tâbi kılan istatist, yönetsel bir yaklaşımdır.
- Devletin Diyanet’i dokunulmaz görüp eleştiriden korumasının nedeni İslâm’ı korumak değil; İslâm üzerindeki devlet kontrolünü muhafaza etme zaruretidir.
Atatürk Sonrası Diyanet’in Dönüşümü
- Tek parti döneminin ardından Diyanet, ardışık hükümetlerce yeniden işlevlendirildi:
- Türkleştirme hamlesi kapsamında ezanın Türkleştirilmesini (1932–1950) destekledi; fakat namazın kendisini değil.
- 1950’lerde çok partili siyasetin yükselişiyle İslâm kamusal alana yeniden girdi.
- Sonraki rejimler, İslâmî kimliği seçimsel kazanç için Diyanet üzerinden seferber etti.
- Son AK Parti hükümetleri döneminde Diyanet, dar Türk milliyetçiliğine bağlılığını gevşetmiş; içerde ve dışarda nüfuzunu genişletmiştir.
- Muhtemel daha seküler yönelimli bir post-AK Parti hükümeti altında Diyanet’in rolü yeniden amaçlandırılabilir; fakat İslâm’ın aleyhine silahlaştırılması beklenmez.
- Devlet içinde faaliyet gösteren Diyanet’in sınırları vardır: Diyanet vakfı tarafından yayımlanan değerli akademik çalışma İslâm Ansiklopedisi’nin erken ciltlerinde “Kürt” maddesinin bulunmaması bunun bir örneğidir.
Tasavvufî Tarikatlar ve Alternatif İslâm Biçimleri
- Diyanet personeli bir tarikat mensubu olabilir; ancak bu aidiyeti alenen duyuramaz veya teşvik edemez; tarikatlar da Diyanet üzerinde nüfuz kuramaz.
- Kamuya açık ve meşru görülen tek geleneksel eğitim kurumları, seküler devlet denetimindeki İmam Hatip okulları ile İlahiyat fakülteleridir.
- Tarikatlar Atatürk döneminde ve sonrasında baskı görmüşse de, Diyanet bu baskıyı o dönemde kabul etmediği gibi bugün de “baskı yokluğunu” kabul etmez.
- Tarikatların hayatta kalışı, resmî din alanına Diyanet hâkim olsa da onun tekelinin sınırlarını gösterir.
- 1950’ler öncesinde Mustafa Sabri ve Said Nursî gibi anti-seküler isimler rejimin düşmanı olarak kriminalize edilmişken, AK Parti döneminde Diyanet bu isimlerin eserlerini yayımlama noktasına gelmiştir.
İslâm Hukuku ile Devlet Hukuku
- Diyanet’in verdiği fetvalarda yansıyan İslâm hukuku ile devlet hukuku arasında çatışan alanlar mevcuttur.
- Bunun uzun vadede devleti zayıflatıcı etkileri olabilir.
- Bu nedenle—zorunlu olarak İslâm’ın perspektifinden değil, sosyolojinin perspektifinden dahi—devletin İslâm hukukunu toplumsal bir olgu olarak tanımasının devleti güçlendireceği ileri sürülebilir.
Kurumsal Meşruiyet ve Toplumsal Kabul
- Osmanlı döneminde imamlar devletçe atanmazdı; fakat geleneksel medrese mezunu olma şartı vardı.
- Sıradan mü’minlerin Diyanet’in dinî otoritesine duyduğu güven konusunda tepkiler karışıktır:
- Pek çok kişi, Diyanet’in dinî hizmetlere düzenli erişim sağladığı durumlarda, devletçe atanan imamları meşru görmektedir.
- Bazıları ise devlet kontrollü İslâm’ı gayr-sahih sayarak alternatif İslâmî otoriteleri tercih etmektedir.
Diğer Ülkelerle Karşılaştırmalar
- Liberal Avrupa devletleri, devlet kontrollü camiler ve İslâmî kurumların faydalarını görebilse de, böyle tedbirlerin onları illiberal göstereceğinden çekinirler.
- Birçok devlet dini düzenlese de, Türkiye’nin Diyanet gibi merkezî bir bürokratik otorite yaratması kapsam ve süreklilik bakımından görece eşsizdir; bu, baskıcı devletlerin (ör. Mısır) görece bürokratik yetersizlikleriyle kıyaslandığında belirgindir.
- İran’ın ruhbanî denetimi (ideolojik yönelim ters olsa da) veya bazı Arap devletlerinin Cuma hutbeleri üzerindeki kontrolüyle sınırlı paralellikler kurulabilir.
İslamcılığın Başarısızlığı mı?
- Bazıları, AK Parti’nin başarısızlıkları sonrasında Türkiye’de İslamcılığın geleceğinin zayıf olduğunu savunur.
- Ancak AK Parti yöntemsel olarak esasen Kemalisttir: “Kemalist İslamcılık” başarısız olmuş olsa da, İslâm’ın benzersiz toplumsal dayanışma kapasitesi, felsefî-ideolojik temelleri ve liderlik potansiyeline dayanan daha sahih versiyonlar başarı şansı taşıyabilir.
- Daha “çekingen” bir Diyanet ihtimali geçmişe aittir, geleceğe değil.
Diyanet ve Gazze Soykırımı
- Hutbeler ülke çapında merkezî olarak hazırlanır ve yeknesaktır.
- Filistin’e yönelik duygular sahici olsa da, hükümet bu duyguların açık ifadesine temkinlidir; zira bu, özellikle ABD ile ilişkileri zedeleyebilir.
- Bu nedenle Diyanet, hükümet politikasına uyum sağlamak için oto-sansür uygular.
Daha Geniş Dersler
- Türkiye, gelecekte ümmet ölçeğinde bir liderlik rolü oynayabilir; ancak bunu, özellikle ülkedeki önemli Kürt ve Arap nüfus dikkate alındığında, Türk kimliğini vurguyu azaltarak daha iyi yapabilir.
- Devletin adalet algısındaki zafiyet ile kötü siyasî-iktisadî performansın, performatif dindarlıkla birleşmesi, bazı gençlerin İslâm’a olumsuz bakmasına, hatta dinden uzaklaşmasına yol açmıştır.
- Türkiye örneği, din ve modern devlet-inşası üzerine küresel tartışmaları bilgilendirir.
- Dini tümden ortadan kaldırma girişimleri çoğu kez pratik değildir; koopte etme ve kontrol rejimi istikrara kavuşturabilir; fakat sahihlik, meşruiyet ve siyasallaşma hakkında uzun vadeli gerilimler de üretir.

Dr. Emir Kaya
Dr. Emir Kaya, Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Genel Kamu Hukuku Anabilim Dalı’nda doktor öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Akademik çalışmaları din, hukuk ve modern devletin kesişim noktalarını konu almakta; özellikle de Türkiye’nin laik yönetim modeli ve bu modelin İslami otoriteyi yeniden yapılandırma biçimleri üzerine yoğunlaşmaktadır. SOAS, Londra Üniversitesi’nden Hukuk alanında doktora, Harvard Üniversitesi’nden İlahiyat alanında yüksek lisans, Indiana Üniversitesi–Bloomington’dan ise Siyaset Bilimi ve Felsefe alanında lisans derecesine sahiptir. Dr. Kaya, çalışmalarına hem hukuki uzmanlık hem de teolojik derinlik katmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi’nde raportör hâkim ve Milli Eğitim Bakanlığı’nda hukuk danışmanı olarak görev yapmıştır. Dr. Kaya’nın Secularism and State Religion in Modern Turkey: Law, Policy-Making and the Diyanet (Modern Türkiye’de Laiklik ve Devlet Dini: Hukuk, Politika Yapımı ve Diyanet) adlı kitabı, Diyanet’in Türkiye’nin İslamo-laik yönetişiminin temel taşlarından biri haline nasıl getirildiğine dair kapsamlı bir inceleme sunmaktadır.
Sınırların Ötesinde İslam: 21. Yüzyılda Ümmet Dayanışmasını İnşa Etmek
Önerilen Atıf:
Sadek Hamid, “Islam Beyond Borders: Building Ummatic Solidarity in the 21st Century,” Ummatics, 25 Ocak 2023.
1. Giriş
“Müslümanlar zaten dağınık kardeşim; farklı akîdelere sahibiz ve asla uzlaşamayacağız. Bu mesele çok büyük. Asla düzeltemeyeceğimiz bir sorun olduğunu kabullenmemiz gerekiyor.” — Çoğu Müslüman, herhangi bir yer, 2020.1
Bu alıntı, bu makaleyi kaleme almaya hazırlanırken dikkatimi çekti. Zira bu ifade, kolektif olarak karşı karşıya olduğumuz en acil sorunlardan birine dair yaygın bir hissiyatı özlü biçimde yansıtmaktadır. Görünür durumdaki dağınıklığımız, iç tartışmalarımızda en sık tekrarlanan temalardan biridir. Bu tartışmalar çoğu zaman şu şekilde başlar: “Ümmette (belirli bir sorun) yaşanıyor—bir şeyler yapmamız gerekiyor; ancak birlik olmadığımız için harekete geçemiyoruz.” Müslüman birliği arayışı, çoğumuz için cazip fakat ulaşılması güç bir ideal olarak görünmektedir; zira küresel bir inanç topluluğu olarak bir araya gelmekte yetersiz olduğumuz ya da daha yakın ve acil meseleler karşısında bunalmış olduğumuz düşünülmektedir. Bununla birlikte, ümmet tarihinin belki de siyasi ve kültürel açıdan en parçalı dönemlerinden birini yaşıyor olsa da—farklı ulus-devletler, etnik gruplar ve mezhepsel yönelimler arasında derin yarılmalar mevcutken—müminlerin büyük çoğunluğunun kalbinde ve zihninde ümmet birliği idealinin hâlâ canlı olduğunu göz ardı etmek hata olur. Geniş ölçekli sosyal, ekonomik, siyasi ve teolojik farklılıkları aşma görevi, ya umutsuzca gerçekçi olmayan bir hedef ya da her birimizin olumlu katkı sunabileceği kolektif ve bireysel bir sorumluluk olarak görülebilir.
Bu makalede üç temel argüman ileri sürüyorum. İlk olarak, günümüzde gözlemlenen din içi bölünme ve çatışmalara rağmen Müslümanlar arasında daha güçlü bir bütünleşme arzusunun yaygın biçimde var olduğunu ileri sürüyorum. İkinci olarak, ümmet dayanışmasının yalnızca arzulanan bir durum olmadığını, aynı zamanda hâlihazırda var olduğunu savunuyorum. Bu dayanışma; İslami ilhamla şekillenen toplumsal eylem, sanat, eğitim, ticaret, hayır faaliyetleri, seyahat ve turizm gibi alanlarda ortaya çıkan; “bireyleri ve kurumları birbirine bağlayan, aynı anda hem teyit eden hem de dönüştüren”2 canlı dini, sosyal ve kültürel etkileşimler aracılığıyla küreselleşmiş ağlar içinde somutlaşmaktadır. Bu bağlamda, modern dönemde Müslüman siyasi birliğine yönelik iştaha dair bir kesit sunuyor; son halifeliğin yıkılmasının ardından ortaya çıkan ümmet bilincine işaret ediyor; âlimlerin ve dini hareketlerin verdikleri tepkileri ele alıyor ve Müslüman gençliğin dönüştürücü potansiyeline genel bir bakış sunuyorum. Üçüncü ve son olarak, büyük bir birliğe ulaşabilmek için mevcut varsayımlarımızı yeniden düşünmemiz, farklılıklarımızı aşmanın yeni yollarını geliştirmemiz ve zihinsel sınırların ötesine geçen alternatif ümmet gelecekleri inşa etmemiz gerektiğini savunarak makaleyi sonlandırıyorum.
2. Yakın Tarihte Ümmet Duyarlılığı
Ümmet kavramı, Müslüman tahayyülünde kalıcı bir çekiciliğe sahiptir; zira bu kavram, ahlaki bir topluluğu mükemmel bir biçimde temsil eder. Nitekim ümmet, “statik olmaktan ziyade esnek bir yapıya sahiptir; İslam’ın bütününü ifade eder, ancak bunu Müslüman kolektif kimliğini tanımlayan en geniş sınırlar içinde yapar.”3 Müslümanların ruhani birliği, tarihsel olarak Kur’an ve Hz. Peygamber’in sünneti gibi kurucu kaynaklara dayanmaktadır. Tevhid ilkesi, Fas’tan Malezya’ya kadar birbirinden oldukça uzak coğrafyalarda dahi dikkat çekici benzerlikler sergileyen ortak dini ve toplumsal pratiklerde tezahür eden ümmet birliğinin paradigmatik ilham kaynağını oluşturur. Dünya genelindeki Müslümanlar, sınırları aşan bir birlik idealini benimsemekte ve ümmet kavramını bağlantı ve iş birliğine referans veren bir zemin olarak algılamaktadır. Ulusötesi İslami kimliğin bir ifadesi olarak Müslüman birliği fikri, küresel Müslüman kamusal alanında ümmet merkezli dayanışma pratikleri aracılığıyla somutlaşmaktadır.4 Siyaset bilimci Ejaz Akram’ın da belirttiği üzere:
“Ümmetin İslami idealleri ortadan kalkmamıştır; Müslüman ulusötesi örgütlerin, ideolojilerin ve iletişim ağlarının ulusal sınırları aşabilme kapasitesi, genellikle fark edilenden çok daha güçlü bir Müslüman topluluk bilincinin varlığına işaret etmektedir.”5
Tarihsel olarak siyasi birlik, hilafet kurumu aracılığıyla sembolik düzeyde ifade edilmiş; siyasi otoritenin merkezsizleşmesine ve toprak temelli çoğulluğun kabulüne rağmen bu kurum Müslüman bilinçte varlığını sürdürmüştür. Günümüzde ise çeşitli araştırmalar, Müslümanların uluslararası dünya düzenine ilişkin farklı görüşlere sahip olmakla birlikte, genel olarak siyasal hayatta İslam’ın daha etkin bir rol üstlenmesini arzu ettiklerini göstermektedir.6 Ümmet bilinci; yerel ibadet mekânlarının tüzüklerinde, ulusal dini kuruluşların yapılarında ve uluslararası Müslüman kurumların kuruluş beyannamelerinde kendini göstermektedir. Dünyanın en etkili ulusötesi İslami ihya hareketlerinin ve örgütlenmelerinin büyük bir kısmı, açık ya da örtük biçimde ümmet merkezli idealleri öncelemekte ve Müslümanlar arasında daha güçlü bir iş birliği yönündeki eğilimi canlı tutmaktadır. Bu eğilimin görece yakın tarihli bir örneği, 2019 yılında Malezya’nın eski Başbakanı Mahathir Muhammed’in, Türkiye, Malezya ve Pakistan öncülüğünde bir “Müslüman rönesansı” çağrısında bulunmasıdır.7 Her ne kadar Mahathir Muhammed ve İmran Han bugün ülkelerinin yönetiminde olmasalar da, bu rönesans özlemi varlığını sürdürmekte ve Malezya’da ümmet perspektifine sahip yeni Cumhurbaşkanı Enver İbrahim’in seçilmesiyle yeniden canlanmaktadır.8 Tüm bu gelişmeler, mevcut İslamofobik dünya düzenine alternatif olarak “inşa edici bir ortaklıkta hükümetleri ve halkları birbirine bağlayan” bir “Umut Hilali”nin potansiyeline işaret etmektedir.9
Müslümanların büyük çoğunluğu bakış açısı itibarıyla ulusötesi bir perspektife sahiptir. İster köklü diasporik toplulukların parçası olsunlar, ister yeni göçmenler, öğrenciler, mülteciler ya da iş insanları olsunlar; Müslümanlar düzenli ziyaretler, havaleler ve memleketlerindeki sosyo-politik gelişmeleri yakından takip etmek suretiyle sınır ötesi bağlarını sürdürmeye büyük önem vermektedir. İnanca dayalı aidiyet duygusu çoğu zaman, “Kudüs”, “Srebrenitsa” ya da “Rohingyalar” gibi çağrışım gücü yüksek kavramlar etrafında şekillenen ve “tehlike altındaki bir ümmeti” simgeleyen anlatılarla ilişkilendirilmektedir.10 “Ümmet tek bir beden gibidir” meâlindeki meşhur hadis, ulusötesi dini kimliği ayakta tutan bağlayıcı unsurlardan biri olarak sıklıkla atıf yapılan kutsal referanslar arasında yer almaktadır. Bu ümmet temelli empati, işgal altındaki Filistin’de ya da Keşmir’de yaşanan baskılara karşı verilen tepkilerde ve Bangladeş ile Pakistan’daki yıkıcı sellerin ardından sunulan insani yardımlarda tabandan gelen somut dayanışma biçimleriyle açıkça gözlemlenmektedir.
Müslümanlar arasındaki dayanışma, gündelik etkileşimlerde, sohbetlerde ve dualarda da tezahür etmektedir. Bu dayanışmanın hem “çekici” hem de “itici” bir etkisinden söz edilebilir.11 Çekici etki, Myanmar gibi bölgelerde Müslümanların maruz kaldığı tehdit ve zulüm karşısında sıradan Müslümanların geliştirdiği yoğun özdeşleşmede görülmektedir. İtici etki ise İran ve Suudi Arabistan gibi devletlerin, dış politika hedeflerini sürdürürken kurumlar, konferanslar, yayınlar ve finansal destekler aracılığıyla Müslüman birliğini retorik düzeyde vurgulamalarında kendini göstermektedir. Devlet aklında çoğu zaman reel politikanın dini söylemin önüne geçmesine rağmen, bu rejimlerin ümmet vurgusu, Müslüman birliği idealinin kalıcı gücünü gözler önüne sermektedir.
Filistin toprakları, Müslümanların gönlünde müstesna bir yere sahiptir ve Filistin halkının maruz kaldığı zulüm, kuşaklar boyunca ümmet bilincinin merkezinde yer almıştır. Dünyanın dört bir yanından pek çok Müslüman, Filistinlilere destek olmak üzere harekete geçmiştir. Bu bağlamda dikkat çekici örneklerden biri, 1967 Arap-İsrail Savaşı’nda Ürdün Hava Kuvvetleri safında savaşan ve üç İsrail uçağını düşüren Bengalli savaş pilotu Seyfullah Azam’ın cesur girişimleridir.12 Bir başka sarsıcı ümmet momenti ise 1969 yılında Mescid-i Aksâ’ya yönelik kundaklama saldırısının ardından yaşanmış; bu olay İslam dünyasında büyük bir öfkeye yol açmıştır. Söz konusu gelişmenin ardından Kudüs Müftüsü Emin el-Hüseynî, Kral Faysal ile birlikte uluslararası bir konferans çağrısında bulunmuş ve bu süreç, İslam Konferansı Örgütü’nün (İİT) kurulmasına giden yolu açmıştır. Daha az bilinen bir gerçek ise 1982’de İsrail’in Lübnan’ı işgalinin ardından yaklaşık 8.000 Bangladeşli gencin Filistin’in özgürlüğü için savaşmak üzere gönüllü olmasıdır.13 Daha yakın dönemde ise Filistin davası, tanınmış siyasetçiler ve ünlü isimlerin desteğiyle küresel görünürlük kazanmıştır. 2021 yılında Pakistan’ın eski Başbakanı İmran Han, İsrail hükümetinin saldırılarına maruz kalan Filistinlilere destek vermek amacıyla başlatılan ve #WeStandWithPalestine etiketiyle küresel çapta yayılan kampanyaya milyonlarca Twitter kullanıcısıyla birlikte katılmıştır. Bu tür empatik söylem ve eylemler, gündelik deneyim alanlarımızın dışında kalan Müslümanlara karşı hissedilen ortak sorumluluk duygusunu pekiştirmekte, Filistinlilere yönelik süregelen desteği görünür kılmakta ve ümmet merkezli aktivizmin pratikteki yansımalarını ortaya koymaktadır.
Ümmet bilinci, yakın zamanda Katar’da düzenlenen Dünya Kupası sırasında da çarpıcı biçimde sergilenmiştir. Bazı Müslüman ülke takımlarının gol attıktan sonra sahada secde etmeleri ve “Free Palestine” (Özgür Filistin) bayrakları taşımaları bu sembolik dindarlık göstergelerinin başında gelmiştir. Fas Millî Takımı’nın yarı finale yükselmesi, Endonezya’da toplu dualara vesile olmuş; dünya genelinde milyonlarca Müslüman için sokaklarda coşkulu kutlamaların nedeni hâline gelmiştir.14 İspanya’ya karşı kazanılan galibiyetin ardından bir gazetecinin şu yorumu dikkat çekicidir:
“Fas Müslüman bir ülkedir ve son 16 turunda İspanya ile oynanan penaltı atışları öncesinde oyuncular Kur’an’ın ilk sûresi olan Fâtiha’yı okudu. Ardından çeyrek finale yükseldikten ve maçı kazandıktan sonra taraftarlarının yanına koşarak secdeye kapandılar. Bu esnada dünyaya yalnızca Faslı olmaktan duydukları gururu değil, aynı zamanda İslam’la iftihar ettiklerini de ilan ettiler ve İslam dünyasının dört bir yanında coşkulu kutlamalara ilham verdiler.”15
Daha somut ve etkili müdahaleler ise çoğunlukla insani yardım alanında gerçekleşmektedir. Azınlık ya da çoğunluk bağlamında faaliyet gösteren Müslüman uluslararası sivil toplum kuruluşları, çalışmalarının merkezine İslami dayanışma ilkesini yerleştirmektedir. Kuveyt merkezli International Islamic Charitable Organisation, Suudi Arabistan merkezli International Islamic Relief, İngiltere’de faaliyet gösteren Ummah Welfare Trust ve One Ummah Charity bu bağlamda öne çıkan örnekler arasındadır. 16Ümmete hizmet etme sorumluluğu, bazı Müslümanları yalnızca maddi yardım sağlamakla yetinmeyip doğrudan mazlum ve muhtaçlara destek vermeye sevk etmektedir. Bu doğrultuda 1980’lerdeki ilk Afgan savaşı, 1990’lardaki Bosna krizi ve daha yakın dönemde Suriye iç savaşı sırasında yüzlerce Müslüman, çatışma bölgelerine giderek insani ve tıbbi yardım faaliyetlerinde bulunmuştur. Bu ümmet duyarlılığı, İzlanda ve El Salvador gibi coğrafi ve kültürel açıdan oldukça farklı yerlerde dahi Müslümanların din kardeşleriyle bağ kurmaları ve söz konusu davalarla özdeşleşmeleri şeklinde kendini göstermektedir. Diğer Müslümanlara karşı sorumluluk bilinci, dünya genelinde cuma hutbelerinin temel unsurlarından biri olmaya devam etmekte; imamlar, Müslüman ülkelerde ve Batı toplumlarında ümmetin birliği ve selameti için dua etmektedir.17
3. Hilafeti Kim İstiyor?
Müslüman siyasi birliğine yönelik arzu, tarihsel olarak hilafet kurumu aracılığıyla somutlaşmıştır. Ne var ki günümüzde “hilafet” kavramı, IŞİD gibi yapıların etkisiyle olumsuz çağrışımlarla yüklü hâle gelmiş; aşırılık ve terörizmle kurulan hatalı ilişkilendirmeler nedeniyle kamusal alanda tartışılması güç bir terim olmuştur. Oysa tarihçi Hugh Kennedy’nin The Caliphate: The History of an Idea adlı eserinde belirttiği üzere, hilafetin özünde ilahi iradeye uygun biçimde Müslüman toplumu adaletle düzenleyen bir liderlik anlayışı yatmaktaydı.18 Ayrıca Müslümanların bir hilafete sahip olmasının gerekliliği, âlimlerin icmâsına dayanan normatif bir dini yükümlülük olarak kabul edilmiştir.19 Günümüzde İslam dünyasında pek çok devletin karşı karşıya bulunduğu krizler göz önünde bulundurulduğunda, bağımsız ve birleşik bir Müslüman medeniyetin; refah, güvenlik ve yerli bir güç üretme potansiyeline sahip olduğu ve mevcut sorunların büyük bir kısmına çözüm sunabileceği ileri sürülmektedir.20
Ümmet dayanışmasına yönelik erken modern çağrıların izleri, son Osmanlı halifeliğinin 1924’te ilgasından önce ve sonra geçen yüzyıl boyunca ortaya çıkan pek çok girişimde görülmektedir. On dokuzuncu yüzyılın sonları ile yirminci yüzyılın başlarında Pan-İslamcı duyarlılık, İslam coğrafyasının farklı bölgelerinde açıkça hissedilmiştir. Bazı araştırmacılar Pan-İslamcı kimliğin ortaya çıkışını, hilafetin son dönemlerinde Müslümanları Batı’nın yayılmacı gücüne karşı seferber etmeye yönelik bir girişim olarak yorumlarken; diğerleri, siyasi birliğin İslam’ın özünde yer alan bir ilke olduğunu, her ne kadar tarih boyunca tutarlı biçimde uygulanmamış olsa da, vurgulamaktadır.21 Bu çerçevede, etkili son halife olarak görülen II. Abdülhamid’in Müslüman birliğine yaptığı çağrının samimi olduğu; zira onun “ümmete ve ümmetin meselelerine yaptığı vurgu, coğrafi olarak birbirinden uzak Müslümanlar arasında ‘ortak bir manevi dayanışma’ hissinin güçlenmesine yol açmış, her ne kadar bu dayanışma pratikte anlamlı bir biçimde hayata geçirilememiş olsa da” ifade edilmektedir.24 Hilafet kurumunun ve temsil ettiği sembolik birliğin ortadan kaldırılması, dünya genelinde Müslüman liderler ve gruplar tarafından güçlü tepkilerle karşılanmıştır. Hindistan’daki Müslümanlar, Osmanlı halifesini tüm Müslümanların hamisi olarak görmekteydi. Bu nedenle, daha geniş bir Hintli Müslüman anti-sömürge hareketinin parçası olarak hilafeti savunmayı amaçlayan Pan-İslamcı “Hilafet Hareketi” (Khilafat Movement) içinde son derece etkin bir rol oynamışlardır. Söz konusu hareket, hilafet görevlerini yerine getirmek üzere tüm Müslüman ulus-devletlerin temsil edileceği, uluslararası düzeyde seçilmiş bir konsey kurulması fikrini savunmuştur. 25Bu dönemde, hilafet makamının yeniden ihdas edilmesini talep eden çok sayıda uluslararası konferans düzenlenmiş; hatta bu talepler, söz konusu makama yönelik birbiriyle rekabet eden iddiaların varlığına rağmen dile getirilmiştir.26
Mısır’da ise 1920’lerin sonlarında el-İhvânü’l-Müslimîn hareketinin kurucusu olan İmam Hasan el-Bennâ (ö. 1949), ümmet kimliğini güçlü biçimde savunmuş ve Müslüman devletlerin sorunlarını ele almak üzere ortak bir örgüt kurmalarını önermiştir. Bu yaklaşım, daha önce büyük şair Muhammed İkbal’in, ümmetin bir “Müslüman Milletler Cemiyeti” oluşturması yönündeki vizyonuyla da örtüşmektedir. 27Benzer biçimde, 1940’ların başında kurulan etkili Cemaat-i İslami hareketinin lideri Mevlânâ Ebu’l-A‘lâ el-Mevdûdî (ö. 1979), ümmeti Pakistan sınırlarının ötesinde birleştirecek Müslümanlara özgü bir “commonwealth” modeli önermiştir. Hem İhvan hem de Cemaat-i İslami hareketleri, Orta Doğu ve Hint altkıtasında ümmet bilincinin güçlenmesinde büyük rol oynamış ve günümüzde de kayda değer bir etki alanını korumaktadır.
Hilafetin yeniden ihyasına yönelik heyecan, iki savaş arası dönemde zayıflamış; sömürge sonrası “bağımsızlık” sürecinde ise yeni kurulan Müslüman devletlerde milliyetçi eğilimlerin baskın hâle gelmesiyle büyük ölçüde sönümlenmiştir. Hilafetin yeniden canlandırılması, 1950’lerin başında Filistin’de Şeyh Takiyyüddin en-Nebhânî tarafından kurulan Hizb-ut Tahrir hareketinin temel siyasi projesi hâline gelmiştir.28 Modern dönemde bu fikri savunan önemli isimlerden biri de, gayrimüslimlerin ve komşu gayrimüslim devletlerin haklarını gözeten çağdaş bir hilafet tasavvuru geliştiren Mısırlı hukukçu Abdürrezzâk es-Senhûrî’dir. 29İhvan ve Cemaat hareketleri de hilafeti uzun vadeli bir hedef olarak gündemlerinde tutmuş; ancak faaliyet gösterdikleri ulus-devletlerin pragmatik siyasi koşulları nedeniyle bu hedefi erteledikleri görülmüştür. Bunun yanı sıra Çiştiyye, Nakşibendiyye ve Tîcâniyye gibi tasavvufî tarikatlar ile Tebliğ Cemaati gibi küresel etki alanına sahip dini hareketler de ümmet birliğinin önemini vurgulamakta ve dünya genelinde milyonlarca Müslümana ulaşmaktadır.
Her ne kadar birçok Müslüman ümmet temelli siyasi birlik idealine olumlu yaklaşsa da, bunun günümüzde nasıl gerçekleştirilebileceği hususu belirsizliğini korumaktadır. Yirmi birinci yüzyılda bir hilafet sistemini yeniden düşünmek ve tesis etmek, mevcut uluslararası düzen göz önüne alındığında son derece güç bir girişimdir ve kavramsallaştırma ile yeniden canlandırmaya dair pek çok soruyu beraberinde getirmektedir. İslam’ın merkez coğrafyalarındaki hükümetlerin oluşturacağı bir konfederasyon biçiminde tasarlanan bir hilafet, ortak tarihsel deneyimlere sahip ülkeleri Avrupa Birliği’ne benzer bir şekilde siyasi ve ekonomik istikrar temelinde bir araya getirebilecek mantıklı modellerden biri olarak değerlendirilmektedir. Bu yaklaşım, siyaset felsefecisi Abdelwahab el-Effendi’nin Who Needs an Islamic State adlı eserinde savunduğu; “katı biçimde toprak temelli olmayan ve karşılıklı dışlayıcı ulus-devletler yerine barış içinde bir arada yaşayan topluluklara dayanan” bir siyasal yapı önerisiyle de örtüşmektedir. 30
Bununla birlikte temel bir soru varlığını sürdürmektedir: Günümüz Müslümanları, yirmi birinci yüzyıla uygun şekilde yeniden tasavvur edilmiş bir hilafeti gerçekten istemekte midir? Sosyal bilimci Mücteba Ali İsanî, Muslim Public Opinion Toward the International Order adlı yakın tarihli çalışmasında, Müslüman kamuoyuna ilişkin mevcut araştırmaların hilafet sistemine yönelik gerçek destek düzeylerini yeterince incelemediğini ileri sürmektedir. Anket verilerine dayanan analizleri, küresel bir hilafetin alternatif bir uluslararası yönetişim modeli olarak Müslüman toplumlar genelinde kayda değer bir destek gördüğünü ortaya koymaktadır. 31 İsanî’nin bu tespiti, 1980’ler ve 1990’larda Arap dünyasında Mark Tessler tarafından yürütülen ve Carnegie Middle East Governance and Islam Dataset’te derlenen önceki araştırmalarla da örtüşmektedir. İsanî’ye göre yeni veriler, “hilafetin, Müslüman dünyanın geniş kesimleri arasında oldukça popüler bir siyasal model olduğunu; mevcut dünya düzeninin meşruiyetiyle rekabet ettiğini, hatta bazı durumlarda onu aştığını” göstermektedir. 32
Siyasi birlik arzusunun yeni milenyumda da devam ettiğini, 2006 yılında Mısır, Fas, Endonezya ve Pakistan’daki Müslümanlar arasında yapılan bir Gallup araştırması da ortaya koymaktadır. Katılımcıların üçte ikisi, “tüm İslam ülkelerinin birleşerek yeni bir hilafet oluşturması” hedefini desteklediğini belirtmiştir. 33 Bununla birlikte destek oranları, Endonezya’da %38’den Pakistan’da %88’e kadar değişmekte; bu durum alternatif yönetişim modellerine yönelik tutumların ulusal bağlamdan etkilendiğini göstermektedir. 34
Uluslararası Politika Tutumları Programı (PIPA) verilerine dayanan analizler, küresel bir hilafete verilen desteğin Şeriat’a yönelik olumlu tutumlarla ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır.35 Şeriat altında yaşamak isteyen Müslümanların, küresel bir hilafetin kurulmasını destekleme eğilimi daha yüksektir. Bu tutum, aynı zamanda pek çok Müslüman ülkede eksikliği hissedilen hesap verebilir yönetişim ve adil sosyal refah politikalarına duyulan özlemi de yansıtıyor olabilir. Arab Barometer gibi kuruluşlar tarafından derlenen diğer veriler de, demokrasinin popülerliğini koruduğunu; ancak küresel hilafet fikrinin de birçok Müslüman çoğunluklu ülkede güçlü bir karşılık bulduğunu göstermektedir. İsanî bu durumu şu şekilde özetlemektedir:
“Müslümanlar, etkili bir söz hakkına sahip oldukları ve temel ihtiyaçlarını karşılayan bir uluslararası düzen istemektedir. Bu durum, uluslararası örgütlere verilen desteğin yalnızca ekonomik faydacılığa dayanmadığını; aksine adalet, istikrar, refah ve kalkınma gibi, Müslüman dünyadaki toplumların derin bir biçimde ihtiyaç duyduğu daha genel taleplerle ilişkili olduğunu göstermektedir.” 36
Öte yandan bu geniş ölçekli anketler, katılımcıların “hilafet”, “demokrasi” ve “Şeriat” gibi kavramlardan ne anladıkları sorusunu da gündeme getirmektedir. Bu bulgular, hilafete yönelik desteğin kapsamını, bu desteğin ulusal bağlamlarda ne anlama geldiğini ve günümüzde küresel ölçekte siyasi olarak birleşmiş bir ümmetin nasıl bir yapıya sahip olabileceğini inceleyen daha ayrıntılı araştırmalara duyulan ihtiyaca işaret etmektedir. Çevrim içi sohbet odaları ve tartışma platformlarında hilafet üzerine yapılan paylaşımlar belirli ipuçları sunsa da, geniş ölçekli kamuoyu yoklamaları olmaksızın temsil gücü sınırlı kalmaktadır. 37 Bazı Müslümanlar için hilafet fikri, IŞİD ve el-Kaide gibi yapılar nedeniyle aşırılıkla özdeşleştirilmiş; bu nedenle reddedilmektedir. Diğerleri ise hilafetin dini bir zorunluluk olmadığını ya da modern dünyada uygulanabilir olmadığını savunmaktadır.
Buna karşılık, sahih ve çağdaş bir hilafet fikrini savunanlar, onu bir umut sembolü olarak görmektedir. Ovamir Anjum’un bu konudaki değerlendirmesi dikkat çekicidir: “Müslüman dünyada statükoyu sürdürme hayali bir kuruntudur; onu değiştirme hayali ise değildir. Mevcut düzen İslam dışıdır, ahlaki değildir ve Müslümanlar ile genel olarak insanlık için onurlu bir geleceğe düşmandır. Bu düzeni korumak isteyenler, sayıca azalan dar bir elit kesimdir.”38 Otoriter Müslüman rejimlerin ve güçlü gayrimüslim devletlerin, adil ve hesap verebilir bir alternatif yönetişim sistemi olarak hilafet fikrine karşı çıkmaları oldukça anlamlıdır; zira böyle bir yapı, mevcut çıkar dengelerini tehdit edebilecektir. Müslüman ülkelerdeki yönetici elitler, İslami duyarlılığa sahip yeni bir Müslüman gençlik kuşağıyla birlikte kaçınılmaz olan sosyo-politik dönüşümün farkındadır.
4. GUMEES: Küresel, Kentli, Eğitimli ve İngilizce Konuşan Müslümanlar
Makro, mezo ve mikro düzeylerde ele almamız gereken pek çok zorlu mesele bulunmakla birlikte, ümmet olarak nüfusumuzun son yüzyılda kayda değer biçimde arttığını hatırlamak önemlidir. Günümüzde ümmet, yaklaşık iki milyarlık genç ve dinamik bir nüfusa sahiptir; nüfusunun yarısından fazlası 30 yaşın altındadır.39 Hâlihazırda insanlığın yaklaşık yüzde 20’sini oluşturan Müslümanlar, çok sayıda kaynağa sahip olmanın yanı sıra, dünya genelinde benzeri görülmemiş ölçüde dağılmış ve birbirine bağlanmış yüz milyonlarca eğitimli bireyi de bünyesinde barındırmaktadır. Küreselleşme; anlık iletişim teknolojileri, seyahat ve ticaret imkânları aracılığıyla ümmet bilincinin güçlenmesine katkı sağlamıştır. Bununla birlikte, giderek daha fazla karşılıklı bağımlılığın hâkim olduğu bir dünyada, tek başına çözülemeyecek karmaşık sorunları da beraberinde getirmiştir.
Bu tür zorluklarla başa çıkabilmek, ancak toplumsal, kültürel, dini, ekonomik ve siyasi etkileşimler ile iş birliklerinin güçlendirilmesiyle mümkün olabilecek büyük ölçekli bir kolektif çabayı gerektirmektedir. Bu yönde harekete geçebilecek entelektüel ve maddi kaynaklara sahip olduğumuz açıktır ve bu süreç belirli düzeylerde hâlihazırda başlamıştır; ancak daha fazlasına ihtiyaç vardır. Müslüman toplumlar, zaten “Batı” ve dünyanın diğer medeniyetleriyle iç içe geçmiş durumdadır. Küreselleşmiş siyasi ve ekonomik entegrasyonun ve karşılıklı bağımlılığın acı sonuçları, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrasında Afrika’da yaşanan gıda, finans ve enerji krizlerinde açıkça görülmüştür.40 Ukrayna’dan ithal edilen buğdaya bağımlı olan Lübnan, Mısır, Libya, Umman, Suudi Arabistan, Yemen, Tunus, İran, Ürdün ve Fas da bu süreçten etkilenmiş; gıda fiyatlarında ciddi artışlar ve özellikle yoksul ülkeler için ağır sonuçlar ortaya çıkmıştır. Buna rağmen, özellikle olumlu toplumsal dönüşümlerin ön saflarında yer alan Müslüman gençliğin sağladığı ivme sayesinde, daha iyi bir geleceğe dair umut varlığını sürdürmektedir. 41 Genç Müslümanlar; dönüştürücü siyaset, toplumsal aktivizm ve dini ihya süreçlerine katılırken, yeni medya biçimlerini, küresel piyasaları ve kültürel formları şekillendirmekte; bu yolla toplumların yeniden inşasında etkin rol oynamaktadır. 42
Bu genç kuşak, sıklıkla siyasal süreçlere dâhil olarak toplumsal bilinç kazanmakta ve dünya genelinde farklı sosyal, siyasal ve dini reform hareketlerinin temel insan kaynağını oluşturmaktadır. 43 Alchemiya’nın (Netflix’in Müslüman versiyonu olarak tanımlanan platform) CEO’su Navid Akhtar, bu kuşağı “GUMEES” olarak adlandırmaktadır. 44 GUMEES, sanat, iş dünyası, yaratıcı endüstriler, dini ilimler, medya, gazetecilik ve spor gibi pek çok alanda temayüz eden; “Müslüman Atlantik” olarak adlandırılan coğrafyalar arasında dolaşan, dini bağlılığı yüksek küresel bir elit grubu ifade etmektedir. 45 Sahip oldukları eğitim, sosyal sermaye ve dijital teknolojilerin sunduğu imkânlar, bu kuşağın yeni bağlantılar kurmasını ve örgütlenme ile eylem alanında yeni imkânlar geliştirmesini mümkün kılmıştır. Sosyolojik bir kuşak olarak GUMEES’in sayısal olarak hızla büyümesi ve olumlu toplumsal değişim üzerinde belirleyici bir etki oluşturması beklenmektedir. 46 Dijital alanlardaki yetkinlikleri, bir tür “sanal ümmet”in oluşmasına katkı sağlamış; İngilizceyi iletişim ve bilgi aktarım dili olarak kullanan benzer hassasiyetlere sahip Müslüman gençler, tüm kıtalarda birbirleriyle ağlar kurmaya başlamıştır. Bu süreç, yeni kavramsal kategorilerin ortaya çıkmasına yol açmıştır:
“Anglofon İslam”, coğrafi açıdan İngilizcenin en yaygın konuşulduğu (Birleşik Krallık, Kuzey Amerika ve Avustralya) ya da farklı düzeylerde kullanıldığı bölgelerde yayılmıştır. Bu kapsama, İngilizcenin resmî dil olmadığı hâlde okuryazarlık düzeyinin yüksek olduğu Avrupa’nın büyük bir kısmı ile eski Britanya sömürgeleri de dâhildir. 47
İngilizcenin küresel lingua franca konumu dikkate alındığında, bu durum şaşırtıcı değildir. Her ne kadar İngilizcenin sömürgeci bir geçmişi bulunsa da, günümüzde yerel ve küresel meseleleri yansıtan ortak tartışmalar aracılığıyla Müslümanları bir araya getirebilecek uluslararası bir iletişim dili işlevi görme potansiyeline sahiptir. İngilizce üzerinden iletişim kurmak, diğer dillerin önemini azaltmamakta; aksine bu kuşağın çokdilli kapasitesine ve eğitimli Müslüman gençler arasında İngilizcenin fiilî kullanımına işaret etmektedir. Önümüzdeki on beş yıl içinde Müslüman nüfusun, gayrimüslim nüfusa kıyasla yaklaşık iki kat hızla artması beklenmektedir. Mevcut eğilimler devam ederse, 2030 yılına gelindiğinde Müslümanlar, dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 26’sını oluşturabilir. 48 Pew Araştırma Merkezi’ne göre, 2010–2050 yılları arasında Müslüman çoğunluklu ülkelerdeki yüksek doğurganlık oranları ile iyileşen sağlık ve ekonomik koşullar, Müslüman nüfusun dünya nüfusunun geneline kıyasla iki kat daha hızlı büyümesine yol açacaktır.49
Yüzyılın ikinci yarısında Müslümanlar, dünyanın en büyük dini topluluğu olarak Hristiyanları geride bırakabilir. Müslümanların yaklaşık yüzde 60’ı Asya-Pasifik bölgesinde, yaklaşık yüzde 20’si ise genç nüfusun yarıdan fazla olduğu Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da yaşamaktadır. Avrupa ve Amerika’daki Müslüman azınlıkların nüfusu da göç ve doğal artış nedeniyle yükselmeye devam edecektir. 2030 yılı itibarıyla Avrupa’daki Müslüman nüfusun yaklaşık 58 milyona, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Müslüman nüfusun ise 6 milyonun üzerine çıkması beklenmektedir. Çoğunluk ve azınlık bağlamlarında artan Müslüman genç nüfus, toplumsal aktörler hâline geldikçe ve sosyal hareketlere katıldıkça belirleyici bir önem kazanacaktır. Bu demografik dönüşüm, yaşlanan nüfus ve görece düşük doğurganlık oranlarına sahip Batı toplumlarının yapısını da etkileyebilir. Küresel etkileşim, özellikle “Alfa Kuşağı”nın ergenliğe erişmesi ve Z Kuşağı ile Y Kuşağı’nın yaş aldıkça toplumsal etkilerinin artmasıyla birlikte, genç Müslümanların siyasi ve toplumsal yönelimlerini şekillendirmeyi sürdürecektir. Bu durum hem bir meydan okuma hem de önemli bir fırsat olarak değerlendirilebilir. İyimser bir perspektiften bakıldığında, Müslümanların toplumlarını zenginleştirecek olumlu toplumsal projelere aktif katkı sunmaları için yeni imkânlar doğmaktadır.50 Her ne kadar bazı Müslüman gençler dinle bağlarını zayıflatıyor olsa da, buna karşıt bir eğilim olarak, diğerlerinin İslam’la özdeşleşme düzeyinin arttığı gözlemlenmektedir. 51 Kolektif bir dini kimliğe duyulan özlem, yalnızca kriz durumlarında acı çekenlere yönelik duyarlılıkla sınırlı değildir; ampirik çalışmalar bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. Örneğin 1997–2003 yılları arasında yürütülen bir araştırma, Endonezya, Malezya, Pakistan, Mısır, İran ve Türkiye’de güçlü bir “ümmet bilinci”nin varlığını tespit etmiştir.52 Müslümanlara öz kimlik tanımlamaları sorulduğunda, dünya genelindeki diğer Müslümanlarla kurdukları bağların üst sıralarda yer aldığı görülmektedir. Birçok kamuoyu araştırması, inanca dayalı kimliğin ulusal kimliğin önüne geçtiğini göstermektedir. Nitekim 2015 yılında Malezya’da yapılan bir araştırmada, Malay Müslümanların yüzde 60’ı kendilerini öncelikle Müslüman olarak tanımlarken, yalnızca yüzde 27’si öncelikle Malezyalı olarak tanımlamıştır. 53 Avustralya’da Latin Amerika kökenli ve Türk kökenli ikinci kuşaklar üzerine yapılan karşılaştırmalı bir analiz de, İslam’ın etnik sınırları aşan bir kimlik sunduğunu ortaya koymuştur. 54 Bazı genç Müslümanlar için İslam’la daha güçlü bir özdeşleşme teolojik saiklerden kaynaklanırken, diğerleri için bu durum ayrımcılık deneyimleri ve Filistin, Keşmir ya da Myanmar gibi bölgelerdeki dindaşlarının maruz kaldığı zulümle kurulan özdeşlikten beslenmektedir. Bu bulgular, Belçika, Hollanda ve İsveç’teki beş şehirde yaşayan ikinci kuşak Müslüman gençler üzerine yapılan ve ayrımcılığın kişisel kimliğin “tartışmalı bir kolektif kimlikle” ilişkilendirilmesine yol açtığını gösteren bir başka çalışmayla da desteklenmektedir. 55
Dini bağlılığı yüksek bu kuşak, ümmet duyarlılığını popüler kültür ve toplumsal aktivizm alanlarında da ifade etmektedir. Siyaset bilimci Hişam Aidi, Race, Empire and the New Muslim Youth Culture adlı çalışmasında, son on yıllar boyunca dünya genelindeki farklı Müslüman genç kuşaklar arasında İslam, müzik ve siyaset arasındaki bağların nasıl geliştiğini ortaya koymaktadır. Bu bulgular, Suhail Daulatzai’nin Black Star, Crescent Moon adlı eserinde vurguladığı; Siyah Müslümanlar, radikal aktivistler ve “Müslüman Üçüncü Dünya” arasındaki ortak tarihle de örtüşmektedir. 56 Daulatzai, pek çok rap sanatçısının şarkı sözlerinde İslami terminolojiye yer verdiğini ve küresel Müslüman davalarına destek göndermeleri yaptığını belirtmektedir. Örneğin A Tribe Called Quest grubu, 1990’ların ortalarından sonlarına doğru açık biçimde İslam’ı benimsemiş ve daha sonra “The Ummah” adlı bir oluşum kurmuştur. Ümmet dayanışması, Zain Bhika, Sami Yusuf ve Maher Zain gibi Anglofon ilahi (nasheed) sanatçılarının eserlerinde de temel bir tema olarak öne çıkmaktadır. Bu türün erken örneklerinden biri ise, Yusuf İslam’ın Sovyet işgalinin ardından Afganistan’la dayanışmayı konu alan şarkısı olarak değerlendirilebilir. 57
5. Sanal Bir Ümmet
1990’ların sonlarından itibaren Müslümanların interneti erken dönemde kullanmaya başlaması, bireylerin sanal fetva bankalarına erişmesini, dinî metinler üzerinde arama yapmasını ve dünya genelindeki benzer hassasiyetlere sahip topluluklarla bağlantı kurmasını mümkün kılan çeşitli çevrim içi platformların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu eğilimler son yirmi yılda artarak devam etmiş; çok sayıda web portalı, sosyal medya arayüzü ve dijital çevrim içi platformun oluşmasıyla sonuçlanmıştır. Ümmet temelli ağ kurma pratikleri internet aracılığıyla hız kazanmış; özellikle Facebook, WhatsApp ve Telegram gruplarının büyük bir yaygınlık kazanmasıyla görünür hâle gelmiştir. Müslümanlar arası iş birliğinin artırılmasına yönelik arzu, çevrim içi tartışmalarda neredeyse sürekli gündemde yer almaktadır. Dijital ortamda gelişen ümmet bilinci, Müslümanların küresel ölçekte ağ kurmalarının ve kolektif eyleme dönüşebilen ulusötesi bağlantılar geliştirmelerinin en belirgin yollarından biridir:
“Artık topluluk içindeki liderlerle ağ kurmak için Facebook’u kullanıyorum—aktif zihinlerin bir araya gelebileceği ve bu ümmete hizmet etmek üzere birbirini seferber edebileceği bir kanala ihtiyacımız var. Henüz değerlendirilmemiş büyük bir yetenek havuzumuz var ve sosyal ağ sitelerinin bu potansiyeli açığa çıkarabileceğini düşünüyorum.” 58
Yukarıdaki ifade, pek çok genç Müslümanın sosyal medyayı kendi tarihleri ve İslami kimlikleri hakkında daha fazla bilgi edinmek ve dijital iletişim teknolojilerinin ortaya çıkışından önce mümkün olmayan biçimlerde bir araya gelmek için nasıl kullandığını temsil etmektedir. Latin kökenli Müslümanlar ile büyük Müslüman topluluklardan coğrafi olarak uzak bölgelerde yaşayan mühtediler, interneti ulusötesi bir İslami kimlikle bağlantı kurmanın temel bir aracı olarak kullanmaktadır. 59Sanal ümmet bağlanırlığına yönelik ilgi giderek artmakta; Çin örneğinde olduğu gibi (yaklaşık 20 milyon Müslümanın yaşadığı tahmin edilen ülkelerde görülen) devlet müdahalelerine rağmen, diğer müminlerle temas kurmanın en elverişli yolu olarak öne çıkmaktadır. 60
Geçmişte hac ibadeti, ümmet bilincini güçlendiren en önemli yıllık buluşma niteliğini taşımaktaydı. Ortak ibadetin yanı sıra, coğrafi mesafeler nedeniyle başka türlü mümkün olmayan ölçekte karşılaşmalar ve fikir alışverişleri için de bir zemin sunmaktaydı. Müslümanların yüz yüze bir araya gelmesi, Kur’an’daki “birbirinizi tanıyasınız” (taʿâruf) emrinin fiilî bir tezahürüydü. Müslüman imparatorlukların ticaret yollarını genişletmesiyle sınır aşan seyahatler doğal biçimde artmış; çeşitli sûfî tarikatlar, İslam’ın Arap Yarımadası’ndan Endonezya’ya kadar yayılmasına katkıda bulunmuştur. Bunun yanı sıra, dinî ilim tahsili amacıyla rıhleye çıkan âlimler ve öğrenciler aracılığıyla da önemli hareketlilikler yaşanmıştır. 61 Bu dinamiklerin pek çoğu günümüzde de devam etmektedir; ancak artık eşi benzeri görülmemiş bir yoğunlukta. Günümüzde birçok Müslüman, İslami tarih açısından zengin destinasyonlara yönelik “helal tatil” paketleri sunan seyahat acentelerinin yaygınlaşması sayesinde turistik amaçlı seyahat edebilmektedir. Bu durum, bazıları için ziyaret ettikleri Türkiye, Fas ve Malezya gibi Müslümanların yatırım yapmayı tercih ettiği popüler ülkelerde ticari girişimler başlatma ve ekonomik fırsatlar kovalamaya da vesile olmuştur.
Ekonomik kalkınma ve öz yeterlilik, Müslümanların güçlenmesi ve birlik inşasının önemli araçlarından biridir. Uluslararası ticaretin barındırdığı büyük potansiyel, helal sertifikalı ürünlere yönelen genç Müslüman girişimciler, yatırımcılar, profesyoneller ve tüketiciler tarafından küresel ölçekte beslenmektedir. 62 The State of the Global Islamic Economy 2016/17 raporuna göre Müslümanlar 2015 yılında 1,9 trilyon doların üzerinde harcama yapmış; bu rakam 2019 yılında gıda, ilaç, kozmetik, moda, seyahat ile medya/eğlence sektörleri genelinde 2,02 trilyon dolara yükselmiştir. 63 Şeriat’a uygun finans ürünlerine yönelik sürekli artan talep ve ana akım perakende kanallarında helal ürünlerin yaygınlaşması, “Müslüman Sterlini/Doları” olarak nitelendirilen ekonomik gücün etkisini ortaya koymaktadır. İktisatçı Mesudul Âlem Çoudhurî, “Ümmet temelli dönüşümün piyasa güdümlü süreçlerden doğması gerektiğini; dolayısıyla bu uyanışın küresel Müslüman tabanın ticari, girişimci, örgütsel ve kurumsal dinamiklerinden kaynaklanacağını” savunmaktadır. 64
Bu helal kimlik ekonomisi cesaret verici olmakla ve artan ekonomik gücü temsil etmekle birlikte, İslam’ın metalaştırılmasından kaçınması ve kişisel ölçülülüğü, ekonomik adaleti, israfın önlenmesini ve çevreye saygıyı esas alan etik bir İslami çerçeveye dayanması gerekmektedir. Ayrıca Müslüman ülkelerin birbirini desteklediği daha stratejik bir yaklaşımı da zorunlu kılmaktadır. Bu tür bir ekonomik iş birliği fikri, 1990’ların ortalarında kısa süreli başbakanlığı döneminde Türkiye Başbakanı Necmettin Erbakan tarafından savunulan “Müslüman ortak pazarı” vizyonunun da bir parçasını oluşturmuştur. 65 Erbakan, ekonomik dayanıklılığı artırmak ve ABD doları gibi baskın para birimlerine bağımlılığı azaltmak amacıyla altın dinarın, Müslüman dünyada ortak bir para birimi olarak yeniden tedavüle sokulmasını da hedeflemiştir. Bu vizyon, 15 Haziran 1997’de İstanbul’da kurulan Gelişen Sekiz Ülke (D-8) örgütüyle somutlaşmıştır. 66 D-8; Bangladeş, Mısır, Endonezya, İran, Malezya, Nijerya, Pakistan ve Türkiye’den oluşmakta; üyeleri arasında stratejik ilişkilerin sürdürülmesini ve ticaretin artırılmasını amaçlamaktadır. Üye ülkeler arasındaki mevcut ticaret hacminin yaklaşık 100 milyar dolar olması, bu yapının ekonomik iş birliği açısından kayda değer bir potansiyele sahip olduğunu göstermektedir. 67
Siyasi etki gücüne sahip bir diğer Müslüman ekonomik dayanışma biçimi ise “ümmet temelli boykotlar”dır. Aişe Keramat Baig, bu kavramı; dinî değerlere hakaret eden ürünler üreten ya da Müslüman topluluklara yönelik baskılara iştirak eden şirket ve devletlere karşı Müslüman toplumlar tarafından başlatılan stratejik boykotları tanımlamak için kullanmaktadır. 68 Ekonomik boykotların yönetilmesi son derece zor ve maliyetlidir. Nitekim İsrail ürünlerine karşı yürütülen BDS hareketi, 2005 yılında Jyllands-Posten karikatürleri krizi sonrasında Danimarka ürünlerine uygulanan boykot ve Amerika’nın Irak’ı işgalinin ardından McDonald’s’a yönelik tepkiler—şirketin Müslüman dünyada yaklaşık 300 şubesini kapatmak zorunda kalmasıyla sonuçlanan süreç—bu durumun çarpıcı örnekleri olarak öne çıkmaktadır.
6. Ümmet Birliğini Yeniden Düşünmek
Mevcut durumumuzu dönüştürebilmek, öncelikle düşünme biçimlerimizi—özellikle de artık sorgulamaksızın benimsediğimiz temel varsayımlarımızı, kavramsal çerçevelerimizi ve mantık örgülerimizi—eleştirel biçimde gözden geçirmeyi ve gerektiğinde değiştirmeyi gerektirir. Bu süreç, yaratıcılığı sınırlayan ve ufku daraltan işlevsiz kabullerin ve düşünme kalıplarının terk edilmesini de zorunlu kılar. Başka bir ifadeyle, kötümser ya da savunmacı bir tutum yerine, “yapabiliriz” anlayışını esas alan, çözüm odaklı bir zihniyetin teşvik edilmesi gerekmektedir. Müslüman birliğini artırma meselesi büyük ölçüde bir bakış açısı problemidir; “bardağın yarısının dolu olduğu” perspektifi, “yarısının boş olduğu” algısına tercih edilmelidir. Gelecekte ümmet dayanışmasını yeniden tahayyül edebilmek için ahlaki bir vizyona sahip olmamız ve etik bir ulusötesi topluluk olarak hareket etmemiz elzemdir. İktisatçı Rodney Shakespeare bu hususa şu şekilde dikkat çekmektedir:
“Ümmet, kendisini değersizleştiren, enerjisini düşüren, sömüren, aşağılayan, denetim altına alan ve her bakımdan potansiyelini tam anlamıyla geliştirmesini engelleyen aldatmacaları kavrayabildiği takdirde, bugünün olumsuz tablosunu düzeltebilir ve görkemli bir gelecek inşa edebilir. Bu aldatmacalar, ekonomi, ahlak ve para ile bunların birbirleriyle olan ilişkileriyle ilgilidir.” 69
Bu doğrultuda, örnek olarak öncülük etmeli ve farklı disiplinlerden dinî ve seküler liderler ile uzmanların iş birliğini kolaylaştırarak bilgi ve tecrübemizi ortak bir zeminde buluşturmalıyız. Aynı zamanda mezhepsel olmayan, etik, yaratıcı ve gelecek odaklı bir liderlik anlayışını besleyen taban temelli ağların geliştirilmesi gerekmektedir. Bu hedefler, sorunlara yaklaşım biçimimizde büyük ölçekli bir sinerjik çaba ve kolektif zekânın etkin biçimde kullanılmasını zorunlu kılmaktadır. Topluluklarımızın, kurumlarımızın ve devletlerimizin karmaşık meseleleri çözebilmesi, ancak bu sorunlara kolektif bir perspektifle yaklaşmalarıyla mümkün olacaktır.
Katılımcı yaklaşımlarla problem çözmeye dair pek çok örnek bulunmaktadır. Mesela, Oxford Üniversitesi’nde 2000’lerin sonlarında yüz binlerce gönüllüyü galaksi görüntülerini sınıflandırmaya yönlendiren Galaxy Zoo bunlardan biridir, . Bu Büyük Akıl’ yaklaşımı, bilgiyi geniş ölçekli olarak toplama, düzenleme ve yayımlama sürecini diyalog ve müzakere yoluyla gerçekleştirmektedir.70Bu yaklaşım, ilahiyat, etik, siyaset, hukuk, ekonomi, bilim, kalkınma çalışmaları ve gelecek araştırmaları gibi birçok alandan uzmanlığı kitlelerden toplayarak bir araya getirmektedir. Ortak çözümler üretmenin bir parçası, farklı türde sentezler yapabilme yetisine sahip olmaktır; bu da ilgili faktörleri, neden-sonuç ilişkilerini, modelleri ve bağlantıları haritalandırarak, bunları ortak ve erişilebilir bir dile dönüştürmeyi içerir. Bu süreç genellikle doğrusal değil, döngüsel bir şekilde ilerler ve eleştirel düşünme, yaratıcılık, derinlemesine değerlendirme ve uygulanabilir çözümler geliştirme aşamalarını kapsar.
Müslüman toplulukların karşılaştığı sorunlara kolektif akıl yaklaşımlarını uygulamak, bu meseleleri derinlemesine analiz etmeyi, farklı bakış açılarından ele almayı ve açıkça başarısız olan mevcut paradigmaların ötesine geçmeyi gerektirir. Elbette bunu söylemesi yapmaktan daha kolaydır, çünkü bu yaklaşım, mezhepçi, ideolojik ve siyasi farklılıkları aşmayı ve topluluklar arası ittifakları güçlendirmeyi zorunlu kılar. Bu süreç, daha proaktif bir tutum geliştirmeyi ve daha etkili işbirlikçi çözümleri koordine edecek ağlar oluşturmayı gerektirir. Öncelikli konular arasında mevcut cemaat kurumlarının, özellikle camilerin işlevselliğini artırmak, buraları gençler ve kadınlar için daha erişilebilir hâle getirmek ve onları liderlik ve karar alma süreçlerine dahil etmek yer alır. Ayrıca, sivil toplum kuruluşlarını (STK) desteklemek, acil toplumsal sorunlara çözüm üretecek yeni altyapılar ve hizmetler oluşturmak önemlidir. Bununla birlikte, barış içinde bir arada yaşamayı güçlendirmek ve toplumların karşı karşıya olduğu sorunlara ortak çözümler geliştirmek amacıyla diğer dini cemaatler ve azınlık gruplarla daha güçlü işbirlikleri kurmak da kritik önem taşımaktadır. Buna ilham verici olumlu örnekler arasında, Covid-19 pandemisi sırasında bulundukları çevreye hizmet etmede ön saflarda yer alan Müslümanlar gösterilebilir. Birleşik Krallık’ta özellikle Müslüman işletmeler bu konuda aktif rol oynayarak, restoranlar, camiler, gıda bankaları kurmuş ve evsizlere ücretsiz yemek dağıtmıştır.
Müslüman düşünür ve fütürist Ziauddin Sardar, “İslam kaçınılmaz olarak geleceğe dönük bir dünya görüşüdür ve hem bu dünyayı hem de ahireti iyileştirme hedefi taşır. Dolayısıyla, İslam’ın temel kavramlarının özünde bir gelecek perspektifi barındırması şaşırtıcı değildir.” diye belirtmektedir.”71Geleceği kesin olarak ‘öngörmemiz’ mümkün olmasa da ona dair ampirik temellere dayanan projeksiyonlar yapabiliriz. Geleceği şekillendirebilmek için onu somut terimlerle düşünmemiz gerekir. Bu da mevcut eğilimleri anlamayı, değişimin nasıl gerçekleştiğini kavramayı, yakın gelecekte ortaya çıkabilecek zorlukları ve fırsatları değerlendirmeyi, riskleri yönetmeyi ve fırsatları en iyi şekilde kullanmayı gerektirir. Bunun için, şu an bulunduğumuz noktayı derinlemesine anlamamız ve on, yirmi ya da otuz yıl içinde nerede olmak istediğimizi netleştirmemiz şarttır. Çünkü ümmet içinde olumlu değişimler bir anda gerçekleşmeyecek; aksine, küresel çapta, birçok neslin içinde olduğu bir çaba gerektirecektir. Hızla değişimin yaşandığı bir dönemde bulunuyoruz; Ziauddin Sardar’ın ‘Post-Normal Zamanlar’ olarak adlandırdığı bu dönem, “eski ortodoksilerin çöktüğü, yenilerinin henüz doğmadığı ve çok az şeyin anlamlı göründüğü” bir ara geçiş sürecidir.72Bu dönem, yeni eğilimler, teknolojiler ve krizlerin, aşina olduğumuz sosyal ve siyasi yapıları köklü bir şekilde değiştirme potansiyeline sahip olduğu bir zamandır; pandemide ve hâlâ devam eden Rusya-Ukrayna savaşında bunun etkilerini açıkça gördük. Aynı durum, toplumsal alanda da yaşanmakta; yerleşik ahlak ve kimlik anlayışları hızla sorgulanmakta ve değişmektedir. “Alışılmadık ve beklenmedik fikirler ile olaylar adeta herhangi bir yerden çıkıp yayılabilir ve baskın hâle gelebilir.”73
Toplumlarını olumlu yönde dönüştürmeyi amaçlayan Müslümanların bu dinamikleri dikkate alması gerekmektedir. Keskin değişimler yaşanmadığı sürece, önümüzdeki yirmi yılın ekonomik ve siyasi durgunluğun, otoriter yönetimlerin pekişmesinin, ayaklanmaların, iç savaşların, kesintiye uğrayan geçiş süreçlerinin ve devrimlerin sancılı bir devamı olması muhtemeldir. Ancak, sosyal olguların devletler tarafından politika ve hukuk yoluyla şekillendirilmesine rağmen, onları sorgulayıp değiştirme gücüne sahip olan bireysel ve kolektif irade, halkın kendisindedir. Sorunlarımızı bütünüyle benzersiz ve aşılamaz olarak görmekten kaçınmalı, bu eğilime direnmeliyiz. Bunun yerine, daha geniş ve evrensel sıkıntıları görmeli, insanlık olarak karşı karşıya kaldığımız en acil sorunlar hakkında yürütülen tartışmaları şekillendirmeye katkı sağlamalı ve çevre krizi gibi küresel meselelerin çözümüne destek olmalıyız. Bu durum özellikle önem arz etmektedir, zira önümüzdeki yirmi yıl içinde ormansızlaşma, aşırı kentleşme, kirlilik, ekolojik istikrarsızlık, hayvanlardan geçen (zoonotik) hastalıklar ve sellerin Müslüman ülkeleri daha fazla etkilemesi muhtemeldir. Bunun sonucunda, bulaşıcı hastalıkların yayılması ve bu ülkelerin kendi kendini besleyebilme kapasitesi üzerinde ciddi etkiler oluşacaktır. Bu gerçek, savaşın harap ettiği Yemen’de ve yüzyılın sonuna kadar yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan Maldivler’de şimdiden acı bir şekilde gözlemlenmiştir. Aynı şekilde, Bangladeş’in güney kıyılarının önemli bir bölümünün sular altında kalma riski bulunmaktadır. İklimle ilgili zorluklar, göç ve halkların yerinden edilmesi birbiriyle bağlantılı sonuçlara sahiptir. Bu durum, siyasi çatışmaları tetikleyerek dünyanın en büyük mülteci nüfusunu oluşturan Müslümanların göç akınlarını daha da şiddetlendirebilir.
Bu sorunlara ek olarak, Müslüman devletlerin yoksulluk, sosyal eşitsizlik ve barınma, eğitim, istihdam, sağlık hizmetleri ve gıda güvenliği gibi temel ihtiyaçları ele alan ekonomik politikalar geliştirmedeki başarısızlığı da büyük bir engel oluşturmaktadır. Ayrıca, çoğu Müslüman ülke, Yapay Zekâ, dijital gözetim, Transhümanizm veya Yeni Nesil Dizileme (Next Generation Sequencing), Büyük Veri (Big Data), 3D baskı ve yapay zekâ tabanlı uygulamalar gibi bilimsel ve teknolojik alanlardaki tartışmalara yön verebilmekten oldukça uzaktır. Öte yandan, ileri görüşlü hükümetler, hayal ettikleri toplumları yeniden tasavvur etmek için yenilikçi yollar benimsemiştir. Örneğin, Finlandiya, ‘Gelecek Komitesi’ni kurmuş ve ardından, halkın yasaların şekillendirilmesine katkı sağlamasına imkân tanıyan Açık Bakanlık (Open Ministry) girişimini başlatmıştır.74İzlanda da benzer bir girişimde bulunarak, ulusal meclisinin halkı, çevrimiçi katkılar ve temsili bir komisyon ile, anayasanın yeniden yazım sürecine dâhil ettiği açık bir süreç yürütmüştür.
Müslümanları birleştirmek gibi imkânsız görünen bir görev, tarihi daha geniş bir perspektiften ele aldığımızda aslında o kadar da uzak bir ihtimal değildir. Avrupa’nın yüzyıllar boyunca kendi içinde savaş halinde olduğunu hatırlamak gerekir. Halbuki 20. yüzyılda, iki dünya savaşı ve milyonlarca ölümün ardından kıta nihayet barışçıl bir uzlaşıya varabilmiştir. Avrupa demokrasilerine giden yol yüzyıllar almış, ancak görece yakın bir tarihte Avrupa Birliği (AB) gibi işleyen bir düzen kurulabilmiştir. Bununla birlikte, günümüzde Avrupa, aşırı sağcı söylemlerin ana akım haline gelmesi, popülizmin yükselişi ve otoriter politikacıların seçilmesi gibi çalkantılı bir dönemden geçmektedir. Tarihte her zaman dramatik dönüşler olmuştur; imkânsız görülenler bir anda mümkün hale gelebilir. Avrupalı imparatorlukların mimarları, bir zamanlar fethettikleri toprakların insanlarının torunlarının günün birinde on milyonlarca nüfusla kendi kıtalarında yaşayacağını ve Müslümanların Avrupa’da bu denli güçlü bir varlık göstereceğini asla tahmin etmezlerdi. Otuz yıl önce kim, aşırı seküler Türkiye’nin bugün mevcut İslamlaşma politikalarını izleyeceğini ya da muhafazakâr Suudi Arabistan’ın açık bir şekilde İslami kimliğini zayıflatan (modernleşme) bir dönüşüm sürecinden geçeceğini öngörebilirdi? Arzuladığımız dönüştürücü değişim, yalnızca konuşarak, protesto ederek ve adaletsizlikleri dile getirerek gerçekleşmeyecek. Eleştirmek kadar inşa sürecine de aktif olarak katılmamız gerekmektedir. Önde gelen dinler arası diyalog aktivisti Eboo Patel’in hatırlattığı gibi, “İktidardakileri eleştirmek bir şeydir, ancak insanların refahından sorumlu olarak yönetimde olmak bambaşka bir şeydir. Siz yönettiğinizde insanların hayatı iyileşiyor mu?… Kötü bir şeyi protestolarla ortadan kaldırmak mümkündür, ancak iyi bir şeyi hayata geçirmek istiyorsanız, onu inşa etmeniz gerekir.”75Gelecekte görmek istediğimiz meyveler, şüphesiz bugün tohum ekmekle başlar.
Daha güçlü bir Müslüman birliği arzusu hem mümkün hem de ulaşılabilir bir hedeftir ve bu süreç, benzer bakış açılarına sahip insanlarla bağlantı kurarak ve yerel Müslüman topluluklarımızın faydasına olacak konularda birlikte çalışmayı öğrenerek kendi çevremizden başlar. Dünya çapında birçok üst düzey bilim insanı, doktor ve akademisyene sahip olmamıza rağmen, orijinal makro düzeyde düşünen entelektüeller, kamuya mal olmuş düşünürler ve çok yönlü bilginler konusunda eksiklik yaşıyor gibiyiz. Oysa bu tür isimler, vizyoner liderlik sunarak bilgilerini, karmaşık ve çok boyutlu sorunlara yönelik özgün bakış açıları ve yaratıcı çözümler geliştirmek için kullanabilirler. Farklılıklarımızı aşma konusunda daha başarılı olmalı ve bakış açıları bizden farklı olsa da Müslümanlar arası birliğin gerekliliğini kabul eden ve ortak meseleler üzerinde birlikte çalışmanın zorunluluğunu benimseyen kişilerle iş birliği yapmayı düşünmeliyiz. Bu, pratikte, şehrimizde ya da bölgemizde Müslümanları bir araya getiren forumlara katılım fırsatlarını değerlendirmek anlamına gelir. Ümmetçi iletişimi ve iş birliğini güçlendirecek altyapılar ve ağlar zaten inşa edilmiş durumda ve bunları daha etkili şekilde kullanmamız gerekmektedir.
Bu sürecin büyük bir kısmı hâlihazırda birçok Müslüman toplulukta bölgesel ve ulusal düzeyde gerçekleşmektedir. Ancak, daha etkili bir koordinasyon, beceri ve kaynak paylaşımıyla bu çabalar güçlendirilebilir; başarılı örnekler öne çıkarılmalı ve takdir edilmelidir. Birleşik Krallık’ta, 500’den fazla cami ve İslami kuruluşu bünyesinde barındıran Britanya Müslüman Konseyi (Muslim Council of Britain – MCB), önde gelen bir çatı platform olarak kendini kabul ettirmiştir. Çeşitli konularda başarılı lobi çalışmaları yürütmüş ve hükümet ile Britanya Müslüman toplulukları arasındaki temel kurumsal arayüz olmuştur. ABD’de, CAIR, ISNA, ICNA, MANA gibi birçok ulusal kuruluş, fikir ve deneyim alışverişini sağlayan platformlar oluşturmakta ve Amerikalı Müslümanları geniş çapta temsil etmektedir. Avrupa’da ise, Avrupa Müslümanlar Konseyi (Council of European Muslims), FIOE, FEMYSO ve Avrupa Müslüman Kadınlar Forumu gibi kuruluşlar, kıta düzeyinde Avrupa’daki Müslümanları koordine etmekte ve savunuculuk yapmaktadır. Benzer gruplar ve girişimler her Müslüman ülkede mevcuttur, ancak çok daha stratejik bir iş birliğine ihtiyaç duyulmaktadır.
Ümmet birliğini harekete geçirebilecek kapasiteye sahip uluslararası platformları güçlendirme ihtiyacı, daha zorlu bir meseledir. Bu bağlamda en büyük potansiyeli taşıyan yapı belki de İslam İşbirliği Teşkilatı (OIC) olabilir, zira kuruluş amacı, “İslam’ın ebedi öğretilerinden ilham alarak ekonomik, bilimsel, kültürel ve manevi alanlarda yakın iş birliği ve karşılıklı yardımlaşmayı teşvik etmek’ olarak belirlenmişti.”76Hedefler konusundaki bölünmeler ve üye devletler arasındaki rekabet nedeniyle etkisiz olmakla eleştirilse de, İslam İşbirliği Teşkilatı (OIC), İslam Kalkınma Bankası ve İslami Dayanışma Fonu gibi girişimleriyle bazı olumlu etkiler yaratmış ve BM gibi uluslararası platformlarda İslami yaklaşımları temsil etmiştir.
Sonuç: “Bizi Birleştiren Şeyler, Ayıranlardan Daha Büyüktür”
Yukarıdaki söz, özellikle Müslümanlar için son derece yerindedir. Anwar Ibrahim’in de belirttiği gibi, “hem bir kavram hem de bir uygulama olarak, tarih boyunca ümmet, birlik içinde çeşitliliğin bir örneğini sunmaktadır.”77İslam medeniyet tarihi, farklı halklar, kültürler ve geleneklerden oluşan zengin çeşitliliğiyle öne çıkmaktadır. Ne yazık ki, günümüzde Müslümanlar arasındaki bölünmeler, birlik çabalarını sekteye uğratmaya devam etmektedir. Bazı akademisyenlerin belirttiği gibi, İslam dünyasının iç sınırları mezhepsel, doktrinsel ve ulusal veya bölgesel olarak parçalanmış durumdadır. Sünni-Şii gerilimleri, Selefi-Sufi ayrılıkları ve Suudi Arabistan ile İran arasındaki rekabet, İslami birlik girişimlerini zayıflatmaktadır.78Bu farklılıklar oldukça kökleşmiş olsa da çeşitli İslami gelenekleri bir araya getirmeye yönelik birçok verimli girişim devam etmektedir. Örneğin, 2005 yılında Ürdün Kralı II. Abdullah, İslam’ın hoşgörüsüz yorumlarının yükselişine karşı koymak ve Müslümanlar arasındaki farklı itikadi ve fıkhi gelenekleri tanımak amacıyla Amman Mesajı adlı bir bildirgeyi hazırlamak üzere uluslararası bir konferans düzenledi. Seksen dört ülkeden 552 din âlimi ve entelektüel tarafından imzalanan bu manifesto, İslam dünyasında birlik ve karşılıklı anlayışı teşvik etmeyi hedefliyordu. Merhum etkili âlim Şeyh Yusuf el-Karadavi de Sünni-Şii diyaloğuna yönelik İlkeler önerisinde bulunmuştu.79Ayrıca, İran’dan Ayetullah Ali Hamaney ve Irak’tan Ayetullah Ali el-Sistani gibi önde gelen Şii otoriteler de Sünni şahsiyetlere ve mekânlara yönelik saldırıları yasaklayan birçok fetva yayımlamıştır.80
Sünni-Şii yakınlaşmasına yönelik bu arzunun daha yakın dönemde Batı’daki Müslüman topluluklarda da görüldüğü söylenebilir. Birleşik Krallık’ta, Britanya Müslüman Konseyi, Camiler ve İmamlar Ulusal Danışma Kurulu, El-Khoei Vakfı, Britanya Müslüman Derneği, Avrupa Cemaati Konseyi ve Avrupa Şii Âlimler Meclisi, Müslüman dayanışması ve birliği konusunda ortak bir bildiri yayımlamıştır.81Bir diğer önemli girişim, 2022’nin başlarında başlatılan Küresel İmamlar ve Âlimler Sözleşmesi (Global Imams and Scholars Charter) oldu. Bu girişim, Batı’daki küresel imamlar ve âlimler ile çeşitli kuruluşlar arasında ortak bir vizyon oluşturma çabası olarak hayata geçirildi.82Bu girişimin temel amacı, ümmetin manevi, sosyal, ahlaki ve entelektüel gelişimi için çaba göstermektir. Şu anda bünyesinde Britanya Âlimler ve İmamlar Kurulu (The British Board of Scholars & Imams), Avrupa İmamlar Konseyi (European Council of Imams), Kuzey Amerika İmamlar Federasyonu (North American Imams Federation), Kanada İmamlar Konseyi (Canadian Council of Imams), Avustralya Ulusal İmamlar Konseyi (Australian National Imams Council), Yeni Zelanda Âlimler Konseyi (Ulama Council of New Zealand) ve Güney Afrika Birleşik Âlimler Konseyi (United Ulama Council of South Africa) gibi kuruluşları barındırmaktadır. Farklı Müslüman eğilimleri bir araya getirebilmek için anlamlı ilmî iş birliği ve uzlaşı inşası son derece önemlidir ve bu platformlar, üzerine inşa edilebilecek sağlam bir temel oluşturmaktadır.
Ümmete yönelik duyarlılık, Müslüman dünyasında eşzamanlı olarak yaşanan siyasi ve sosyal parçalanma sürecine rağmen büyümeye devam etmektedir. Bazı Müslümanlar birbirine yakınlaşırken, diğerleri ise giderek ayrışmakta ve mevcut bölünmeleri derinleştirmektedir. Ancak, modern ulus-devletlerin hayali cemaatleri (imagined communities) ile kıyaslandığında, ümmet birliğine duyulan arzu gerçek ve somut bir olgudur.83Başka bir deyişle, ‘ümmet, ümmetçidir.’ Pek çok mümin için iman bağı, kan bağı kadar önemlidir. Bu bağı güçlendirmek ve tartışmayı işlevsel, sürdürülebilir ve etkili bir Müslümanlar arası iş birliğine yönlendirecek karşı anlatılar oluşturmak bizim sorumluluğumuzdadır. Birliğe duyulan ihtiyacın ve arzunun belki de tarihimizde hiç olmadığı kadar güçlü ve gerekli olduğunu kabul etmeliyiz. Bu makalede vurgulanan çeşitli ümmet bilinci örnekleri, daha fazla gelişimi için bir başlangıç noktası sunmaktadır, özellikle de dünya Müslümanlarının çoğunun 30 yaşın altında olduğu düşünüldüğünde bu çok umut verici bir noktadır. Genç Müslümanlar sadece geleceğin umudu değil, aynı zamanda bugünün en önemli değişim aktörleridir. Kendi alanlarında zaten başarılı olan milyonlarca girişimci, yenilikçi iş insanı, teknoloji öncüsü, eğitimci, aktivist, sanatçı ve gazetecinin potansiyelini en üst düzeye çıkarmalı ve onları daha ümmetçi düşünmeye ve hareket etmeye teşvik etmeliyiz.
Ayrıca, ümmetin her köşesinden en iyi âlimleri, düşünürleri, yazarları, politika analistlerini, akademisyenleri, aktivistleri ve sıradan Müslümanları bir araya getirerek birlikteliği artırma sürecine katkıda bulunmalarını sağlamamız gerekmektedir. Bunun için, mezhepçi ayrışmaları ve dar siyasi çekişmeleri aşmaya istekli ve ümmetin ortak menfaatini öne çıkaran insanlar gerekir. Hepimiz birçok konuda derin bölünmeler yaşadığımızın farkındayız, ancak üzerinde mutabakata varmamız gereken en temel nokta, ümmet birliğinin acilen güçlendirilmesi ihtiyacıdır. Dünyanın dört bir yanında aynı endişeleri taşıyan, statükoyu olumlu yönde değiştirmek için çabalayan ve çözüm arayan pek çok Müslüman olduğunu unutmamalıyız. Bu ortak düşünceye sahip değişim aktörleri, kolektif sorunlarımızın nasıl ele alınacağına dair yollar belirlemeye, temel meselelerde uzlaşı geliştirmeye ve analizleri eyleme dönüştürmeye yardımcı olacaktır. Zaten sağlam bir temelimiz ve bu yönde güçlü bir arzumuz var, şimdi bunun üzerine daha da fazlasını inşa etmeliyiz. Birlik, tepeden inme bir tekdüzelik dayatarak değil, tabandan gelişen ortak çabalarla sağlanacaktır. O halde önümüzde şu soru durmaktadır: Daha fazla birlik içinde bir ümmet istiyorsak, bunun için çalışmaya gerçekten hazır mıyız?
Önerilen Atıf:
Sadek Hamid, “Islam Beyond Borders: Building Ummatic Solidarity in the 21st Century,” Ummatics, January 25, 2023, url.

Sadek Hamid
Sadek Hamid, Birleşik Krallık’ta University of Wales Trinity Saint David’de Araştırma Görevlisi (Research Fellow) olarak görev yapmaktadır. Daha önce Oxford Üniversitesi’nde Kıdemli Araştırma Asistanı (Senior Research Assistant) olarak çalışmış; ayrıca Liverpool Hope ve Chester Üniversitelerinde çağdaş İslam Çalışmaları, Din Çalışmaları, Britanya’daki Müslümanlar ve Müslüman gençlik çalışmaları alanlarında öğretim görevlisi (Lecturer) olarak dersler vermiştir.
Dr. Hamid’in araştırma alanları arasında Britanyalı Müslümanlar, Amerika ve Avrupa’da İslam, İslami aktivizm, dinî radikalleşme, dinler arası ilişkiler ile din ve kamu politikaları yer almaktadır. İslam’ın Britanya’daki görünümü, Müslüman gençler ve küresel ölçekte İslami dinî canlanma hareketlerinin farklı biçimleri üzerine çok sayıda çalışma kaleme almıştır.
Son dönem yayınları arasında şunlar bulunmaktadır: Contemporary British Muslim Arts and Cultural Production: Identity, Belonging and Social Change (Routledge, 2023); British Muslims: New Directions in Islamic Thought, Creativity and Activism (Edinburgh University Press, 2018); ve Political Muslims: Understanding Youth Resistance in the Global Context (Syracuse University Press, 2018).
Notes
- Faisal Amjad, “A Recipe to Reunite the Ummah: What Has Gordon Ramsay Got to Do with Muslim Unity?”, Medium, 16 Haziran 2022.https://medium.com/kn-ow/how-gordon-ramsay-can-reunite-the-ummah-b977836f7d32
- Miriam Cooke – Bruce B. Lawrence, Muslim Networks: From Hajj to Hip-Hop, (North Carolina: University of North Carolina Press, 2006), s. 1.
- Cooke and Lawrence, Muslim Networks, 2.
- Bu konuyla ilgili bir tartışma için bkz. Peter Mandaville, “11 Eylül Sonrasında Avrupa ve Birleşik Krallık’ta Müslüman Ulusötesi Kimlik ve Devlet Tepkileri: Siyasal Topluluk, İdeoloji ve Otorite,” Journal of Ethnic and Migration Studies 35, sy. 3 (Mart 2009): 491–506.
- Ejaz Akram, “Muslim Ummah and its Link with Transnational Muslim Politics,” Islamic Studies 46, no. 3 (Autumn 2007): 381-415.
- “Most Muslims Want Democracy, Personal Freedoms, and Islam in Political Life. Few Believe U.S. Backs Democracy,” Pew Research Centre, Global Attitudes Project, 12 Temmuz 2012, s. 3.
- “The New Arab,” “Malaysia premier calls for ‘Islamic renaissance’ with these two countries,” 28 Temmuz 2019,
https://www.newarab.com/news/malaysia-premier-calls-islamic-renaissance-two-countries - Anwar Ibrahim, SCRIPT For a Better Malaysia: an Empowering Vision and Policy Framework for Action (Shah Alam: Institut Darul Ehsan and Centre for Postnormal Policy and Futures Studies, 2022)
- Salman Sayyid, “The Crescent of Hope,” Daily Sabah, 10 Eylül 2018
- James Piscatori and Amin Saikal, Islam Beyond Borders: The Umma and World Politics (Cambridge University Press, 2019), viii
- Piscatori and Saikal, viii.
- Md. Kamaruzzam, “Profile – Bangladeshi fighter pilot who destroyed Israeli planes,” Anadolu Agency, 15 Haziran 2020
- Ehsan Abdullah, “Remembering the Past: Bangladeshi Fighters for Palestine of the 1980’s,” 23 Mayıs 2018.
- Bu noktada, bu küresel olay sırasında kimlik etrafında zaten var olan gerilimleri hatırlamak önemlidir. Fas’ın Dünya Kupası’ndaki performansının Faslı, Afrikalı ve Arap Müslüman boyutlarına dair nüanslı bir analiz için bkz. Hisham Aïdi, “The (African) Arab Cup,” Africa is a Country, 13 Aralık 2022.
- Daniel Harris, “World Cup 2022 briefing: Morocco’s pride in Islam should inspire us all,” The Guardian, 14 Aralık 2022.
- Yararlı bir genel değerlendirme için bkz. Marie Juul Petersen, For Humanity or for the Umma? Aid and Islam in Transnational Muslim NGOs (London: C. Hurst & Co., 2015).
- Mazen Hashem, “The Ummah in the Khutba: A Religious Sermon or a Civil Discourse?” Journal of Muslim Minority Affairs 30, no. 1 (Mart 2010).
- Rashid Dar, “America is a Caliphate,” Popula, 11 Eylül 2018.
- Daha kapsamlı bir tartışma için bkz. Ovamir Anjum, “Who wants a Caliphate?”, Yaqeen Institute, 31 Ekim 2019.
- Müslüman çoğunluklu devletlerin karşı karşıya olduğu sorunlar ve bu sorunların onları bölünmüş ve zayıf tutan modern ulus-devlet yapısıyla ilişkisi üzerine bkz. Joseph Kaminski, “Irredeemable Failure: the Modern Nation-State as a Nullifier of Ummatic Unity,” Ummatics Institute, 14 Aralık 2022.
- Jacob M. Landau, The Politics of Pan-Islamism: Ideology and Organization (Oxford: Oxford University Press, 1990), 2–4.
- Özcan A., Pan-Islamism: Indian Muslims, the Ottomans & Britain (1877–1924) (London: Brill, 1997), 62.22
On dokuzuncu yüzyılın düşmanca uluslararası bağlamı dikkate alındığında, İslami birlik fikri güçlü bir argüman olarak öne çıkmaktaydı; zira Müslümanların siyasi ve askeri iş birliği, Avrupa imparatorluklarına karşı daha etkili bir direnç imkânı sunabilirdi.23Daha fazlası için bkz. Birol Baskan and Ömer Taspinar, The Nation or the Ummah: Islamism and Turkish Foreign Policy(Albany, NY: State University of New York Press, 2021).
- Özcan, Pan-Islamism, 62.
- Basheer Nafi, “The Abolition of The Caliphate in Context,” Demystifying The Caliphate: Historical Memory and Modern Contexts içinde, ed. Madawi al-Rasheed et al., 31–56.
- Abdullah Ahsan, Ummah or Nation: Identity Crisis in Contemporary Muslim Society (Leicester, UK: Islamic Foundation, 1994), 88.
2011 yılında Kuveytli Müslüman Kardeşler mensubu Tariq Suwaydan, “İslami Konfederasyon” fikrini desteklemiştir. Bkz. Noha Mellor, Voice of the Muslim Brotherhood (London: Routledge, 2018). - Benzer hareketler arasında 1970’lerin ortasında Pakistan’da kurulan Tanzeem-e-Islami yer almaktadır. Daha fazla örnek için bkz. Reza Pankhurst, The Inevitable Caliphate? (London: C. Hurst & Co., 2013)..
- Anjum, Who Wants a Caliphate?, 47–48.
- Argümanın özeti için bkz. Yoginder Sikand, “Review of Who Needs an Islamic State,” Counter Currents, 15 Temmuz 2009.
- Mujtaba Ali Isani, Muslim Public Opinion Toward the International Order (Cham: Palgrave-MacMillan, 2019).
- Isani, Muslim Public Opinion, 25.
- “What’s the appeal of a caliphate?” BBC News, 26 Ekim 2014.
- Isani, 28.
- Isani, 89.
- Isani, 3.
- Julia Voelker McQuaid, The Struggle for Unity and Authority in Islam: Reviving the Caliphate? (CNA/Wilton Park Konferansı), 2007, s. 23–24.
- Anjum, Who Wants a Caliphate?, 51.
- “Religion by Country 2023,” World Population Review.
- Edward A. Burrier, “In Africa, Putin’s War on Ukraine Drives Food, Fuel and Finance Crises,” United States Institute of Peace, 30 Haziran 2022.
- Örnek olarak bkz. Juan Cole, The New Arabs: How the Millennial Generation is Changing the Middle East (Simon & Schuster, 2014) ve Tahir Abbas ile Sadek Hamid (ed.), Political Muslims: Understanding Youth Resistance in a Global Context (Syracuse University Press, 2019).
- Örneğin bkz. Herrera, Linda ve Asef Bayat (ed.), Being Young and Muslim: New Cultural Politics in the Global South and North(Oxford University Press, 2010); Ahmad, Fauzia ve Mohammed S. Seddon (ed.), Muslim Youth: Challenges, Opportunities, and Expectations (London: Continuum, 2012); Masquelier and Soares, 2016.
- Örneğin bkz. Hisham D. Aidi, Rebel Music: Race, Empire and New Muslim Youth Culture (Pantheon Books, 2014).
- Bu kuşak, Shelina Janmohammed tarafından Generation M: Young Muslims Changing the World (London: I.B Tauris, 2016) adlı eserinde “Generation M” olarak da adlandırılmıştır. Creative Ummah adlı internet sitesi, Anglosfer’de bu eğilimin göstergelerinden biridir.
- Daniel Nilsson DeHanas ve Peter Mandaville, Mapping the Muslim Atlantic: ABD ve Birleşik Krallık’ta Irk, Toplumsal Cinsiyet ve Güvenlikleştirme Tartışmaları (London: British Council, 2019).
- Janmohammed, Generation M. Ayrıca bkz. William Barylo, Young Muslim Change Makers: Grass Roots Charities Rethinking Modern Societies (London: Routledge, 2018).
- Abdul-Azim Ahmed, “Anglophone Islam: Yeni Bir Kavramsal Kategori,” Contemporary Islam 16, no. 2–3 (2022): 135–154.
- Brian Grim ve Mehtab Karim, The Future of the Global Muslim Population: 2010–2030 Dönemi İçin Öngörüler, Pew Research Center Forum on Religion & Public Life, https://www.pewresearch.org/religion/2011/01/27/the-future-of-the-global-muslim-population/, s. 13.
- Grim ve Karim, The Future of the Global Muslim Population, 13.
- Barylo, Young Muslim Change Makers.
- Örneğin bkz. Garbi Schmidt, “Islamic Identity Formation among Young Muslims: The Case of Denmark, Sweden and the US,” Journal of Muslim Minority Affairs 24, no. 1 (2004): 31–45.
- Riaz Hassan, “Globalisation’s Challenge to the Islamic ‘Ummah’: İslam ‘Ümmeti’ne Küreselleşmenin Meydan Okuması,” Asian Journal of Social Science 34, no. 2 (2006): 311–323.
- Teo Cheng Wee, “More Malays Say They Are Muslim First: Malaysian Poll — Daha Fazla Malay, Önce Müslüman Olduklarını Söylediklerini Belirtiyor: Malezya Anketi,” Straits Times, 2 Ağustos 2015. www.straitstimes.com/asia/se-asia/more-malays-say-they-are-muslim-first-malaysian-poll.
- Zuleyka Zevallos, “‘You Have to be Anglo and Not Look Like Me: Melbourne, Avustralya’da Türk ve Latin Amerikalı kökenlere sahip genç kadınlar arasında kimlik ve aidiyet,’” Australian Geographer 39, no. 1 (2008): 21–43.
- Fenella Fleischmann, Karen Phalet ve Olivier Klein, “Religious Identification and Politicization in the Face of Discrimination — Ayrımcılık Karşısında Dini Kimliklenme ve Siyasallaşma,” British Journal of Social Psychology50, no. 4 (2011): 628–648, özellikle s. 629.
- Sohail Daulatzai, Black Star, Crescent Moon: The Muslim International and Black Freedom beyond America (University of Minnesota Press, 2012), xxiii.
- Yusuf Islam – Afghanistan, Nasheed Lovers Blog, 30 Aralık 2008. http://nasheedlovers.blogspot.com/2008/12/yusuf-islam-afghanistan.html .
- Nasya Bahfen, “The Individual and the Ummah: Avustralya ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Müslüman azınlık toplulukları tarafından sosyal medyanın kullanımı,” Journal of Muslim Minority Affairs 38, no. 1 (2018): 7.
- Diana Carolina Zuniga Gomez ve Mehmet Ozkan, “(Dis)Connecting with the Ummah in e-Spaces: Latin Amerikalı Müslümanların İnternet Yoluyla Kimliklerini Nasıl Şekillendirdikleri,” Journal of Muslim Minority Affairs 40, no. 2 (2020): 302–317.
- Ho Wai-Yip, “Emerging Islamic-Confucian Axis in the Virtual Ummah: Çağdaş Çin’de Sanal Ümmet İçinde Ortaya Çıkan İslam-Konfüçyüsçü Eksen: Bağlantısallık ve Sınırlamalar,” Comparative Islamic Studies 7, no. 1–2 (2011): 137–155.
- Piscatori ve Saikal, Islam Beyond Borders: The Umma and World Politics, 15.
- digitalummah.co.uk, ummah.com ve netummah.com gibi platformlarda, inanç temelli ve ümmet merkezli ticari ürün ve hizmetleri tanıtan sayısız Müslüman internet sitesi bulunmaktadır.
- Ifty Islam ve Muzahid Khan, Capturing the Halal Pound: Küresel Bir İş Büyüme Fırsatı Olarak Helal Sterlin, Janala Ventura, 19 Ağustos 2021.https://janalaventura.com/knowledge-insights/ .
- Masudul Alam Choudhury, The Islamic World System: A Study in Polity and Market Interaction (London: Routledge, 2004), xxii.
- Cengiz Dinç, “The Welfare Party, Turkish Nationalism and Its Vision of a New World Order — Refah Partisi, Türk Milliyetçiliği ve Yeni Bir Dünya Düzeni Tasavvuru,” Alternatives: Turkish Journal of International Relations 5, no. 3 (2006): 1–17.
- Daha fazla bilgi için bkz. kuruluşun internet sitesi: https://developing8.org/
- Md. Kamaruzzam, “D-8 leaders vow to enhance trade among member states — D-8 liderleri üye devletler arasındaki ticareti artırma sözü verdi,” Anadolu Agency, 8 Nisan 2021.https://www.aa.com.tr/en/politics/d-8-leaders-vow-to-enhance-trade-among-member-states/2202874
- Aysha Karamat Baig, Ummatic Macro-Boycott Motives: A Socio-Cultural Perspective (Ümmet Temelli Makro Boykot Güdüleri: Sosyo-Kültürel Bir Perspektif), yayımlanmamış doktora tezi (Malezya: Swinburne University of Technology, 2019).
- Rodney Shakespeare, Masudul Alam Choudhury, The Islamic World System, önsöz, xii.
- Geoff Mulgan, Big Mind: How Collective Intelligence can Change our World (Princeton: Princeton University Press, 2018).
- Sardar, Ziauddin, Jordi Serra, ve Scott Jordan, Muslim Societies in Postnormal Times: Foresights for Trends, Emerging Issues and Scenarios (United Kingdom: International Institute of Islamic Thought and Centre for Postnormal Policy & Futures Studies, 2019), 5.
- Ziauddin Sardar (ed.), The Postnormal Times Reader (Herndon, VA: International Institute of Islamic Thought, Centre for Postnormal Policy & Futures Studies, and MAHYA, 2020), 5, https://iiit.org/wp-content/uploads/BiB-The-Postnormal-Times-Reader-Combined.pdf.
- Sardar, The Postnormal Times Reader.
- Daha fazlası için: “Committee for the Future,” Parliament of Finland, https://www.eduskunta.fi/EN/valiokunnat/tulevaisuusvaliokunta/Pages/default.aspx
- Eboo Patel, “Our World Needs Social Change Agents: Here’s how to be an Effective Activist,” Chicago Tribune, 18 Temmuz 2022: https://www.chicagotribune.com/opinion/commentary/ct-opinion-activism-interfaith-coalition-bridge-building-20220718-q7uyai5lejhwbe6bkk7v5fupoi-story.html.
- İKÖ Genel Sekreterliği, “Declarations of the First Islamic Summit Conference,” OIC Declarations and Resolutions of Heads of States and Ministers of Foreign Affairs Conferences 1389-1401 H. (1969-1981), tarih yok, s.18, Abdullah Ahsan, Ummah or Nation: Identity Crisis in Contemporary Muslim Society, (Leicester, UK: Islamic Foundation, 1992), 108.
- Anwar Ibrahim, “The Ummah and Tomorrow’s World,” Futures 23, no. 3 (Nisan 1991): 302-310, 306’da.
- Piscatori ve Saikal, Umma Beyond Borders, 3
- Sagi Polka, “Taqrib al-Madhahib — Qaradawi’s Declaration of Principles Regarding Sunni-Shi’i Ecumenism,” Middle Eastern Studies 49, no. 3 ( Mayıs 2013): 414-429.
- Ali Mamouri, “Shiite Leaders Forbid Insults Against Sunnis”, Al-Monitor, 13 Ocak 2015, https://www.al-monitor.com/originals/2015/01/iran-iraq-fatwa-sunni-shiite-insults.html..
- Joint Statement on Muslim Solidarity and Unity (Müslüman Dayanışması ve Birliği Üzerine Ortak Bildiri), MCB, 14 Mayıs 2013, https://mcb.org.uk/mcb-updates/joint-statement-on-muslim-soldarity-and-unity/.
- “The Global Imams & Scholars’ Charter – The Global Imams & Scholars Network (Küresel İmamlar ve Âlimler İmtiyazı – Küresel İmamlar ve Âlimler Ağı), The British Board of Scholars & Imams, 30 Nisan 2022, https://www.bbsi.org.uk/the-global-imams-scholars-charter-the-global-imams-scholars-network/.”
- Benedict R. Anderson, Imagined Communities: Reflections on The Origin and Spread of Nationalism (London: Verso, 1991).
Dr. Darryl Li’nin Katılımıyla Ümmetçi Bir Evrenselcilik
Hakkında
Dr. Darryl Li, yakın dönemde yayımlanan önemli eseri The Universal Enemy: Jihad, Empire, and the Challenge of Solidarity (Evrensel Düşman: Cihad, İmparatorluk ve Dayanışma Mücadelesi) (2020; Stanford) ile ilişkili bir bildiri sunmaktadır. Bu bildiri, söz konusu eserin temel temalarını ümmet merkezli meselelerle bağlantılı olarak ele almakta ve özellikle şu girişimi irdelemektedir: “Farklı coğrafyalardan Müslümanların, 1992–1995 Bosna-Hersek Savaşı sırasında diğer Müslümanlarla omuz omuza savaşmak üzere seferber edilmesi anlamında cihad aracılığıyla ümmet tasavvurunu hayata geçirmenin belirli bir biçimini yeniden inşa etmek” The Universal Enemy, modern cihadın kavramsallaştırma ve pratik biçimlerini, evrenselci söylem üzerindeki diğer baskın iddialara alternatif bir evrenselcilik olarak karşılaştırmayı amaçlamaktadır.
Dr. Darryl Li, University of Chicago’da Antropoloji Yardımcı Doçenti ve Hukuk Fakültesi Misafir Üyesidir. Savaş, hukuk, göç, imparatorluk ve ırk kesişiminde çalışan bir antropolog ve avukattır; araştırmaları özellikle Orta Doğu, Güney Asya ve Balkanlar arasındaki bölge-ötesi bağlantılara odaklanmaktadır.
Dr. Basit Iqbal (McMaster University, Antropoloji Bölümü Yardımcı Doçenti) bildiriyi değerlendirecek; ardından açık tartışma bölümü gerçekleştirilecektir.

Dr. Darryl Li
Darryl Li, savaş, hukuk, göç, imparatorluk ve ırk konularının kesişiminde çalışan bir antropolog ve avukattır; özellikle Orta Doğu, Güney Asya ve Balkanlar arasında kurulan bölge-ötesi bağlantılar üzerine yoğunlaşmaktadır. Li, The Universal Enemy: Jihad, Empire, and the Challenge of Solidarity (Evrensel Düşman: Cihat, İmparatorluk ve Dayanışma Meselesi) (Stanford University Press, 2020) adlı kitabının yazarıdır. Bu eser, “evrenselcilik” kavramının karşılaştırmalı incelenmesi için etnografik bir yaklaşım geliştirmekte ve örnek olarak 1992–1995 Bosna-Hersek savaşında savaşan Araplar ve diğer yabancı savaşçılar dâhil olmak üzere ulusötesi “cihadî” aktörleri ele almaktadır.
Bosna’da ve yaklaşık altı farklı ülkede yürüttüğü etnografik ve arşiv araştırmalarına dayanan bu çalışma, ulusötesi cihat hareketlerini; sosyalist Bağlantısızlık Hareketi, Birleşmiş Milletler barış gücü operasyonları ve ABD öncülüğündeki “Küresel Terörle Mücadele” gibi daha güçlü evrenselcilik iddialarıyla ilişkilendirerek konumlandırmaktadır.